ŞU BİZİM CUMHURİYET VE “ORHAN PAMUK” OLAYI

(II)

Prof.Dr.Mehmet YALÇIN

myalcin@akdeniz.edu.tr

BİRBİRİNE KARIŞTIRILAN

İKİ ORHAN PAMUK GERÇEKLİĞİ:

Aynı başlığı taşıyan birinci yazımda[1] Orhan Pamuk’a verilen “2006 yılı Nobel Edebiyat Ödülü”ne ilişkin olarak Cumhuriyet’te çıkan yorum ve tepkilerden  alıntılar yapmış ve genel değerlendirmeyi ikinci bir yazıya bırakmıştım. Bunda amacım yazarın kendisini değil gazetenin ona yönelik tutumunu irdelemekti. Çünkü bana göre  “Orhan Pamuk olayı” aynı bir ortak paydada değerlendirilecek olağan  bir eleştiri konusu değil; bir ucu, tarihe geçebilecek bir Türkiye karşıtlığına dayanan  tutarsızlıklar ve çelişkiler yığınıdır.

Sözgelimi salt yapıtlarının yazınsal değeri açısından Orhan Pamuk’un Nobel’i hak edip etmediği tartışılabilir; kişisel düşüncelerini anlatma özgürlüğü açısından da üstünde durulmaya değer bir konudur bu.

Özellikle yazınsal açıdan en çözümleyici eleştiriyi, Batı’nın da önde gelen yazın kuramcılarından, yazar Tahsin Yücel yapmış, Pamuk’un kitaplarındaki anlatım ve mantık pürüzlerini sergilemiş, ama yazınsal alan bilgisini fazla umursamayanlar bu eleştirel yaklaşımı inandırıcı bulmamış ve  “Yücel gibilerin  onu kıskandığı” anlamına çekmişlerdir. İletgenin böyle bir tartışmayı hep Orhan Pamuk’u destekleyerek canlı tutması, onu bir tür tabu’ya dönüştürmüştür. Artık Orhan Pamuk bir bilinç değil, inanç konusu olmuştur: Ona karşı görünmek çağdışılığın ve demokrasi karşıtlığının, ondan yana görünmekse,  çağdaşlığın ve demokratlığın göstergesi sayılmıştır, çünkü iletgemizin “çağdaş demokrasi”  yıldızları hep bu doğrultuda görüş belirtmişlerdir. Kimileri onun kitaplarını okuma güçlüğü çektiğini, kimileri de tam tersine “bir solukta” okuyabildiğini savunmuştur. Anlatım ya da mantık çarpıklığını Pamuk’un yazın sanatındaki imge yaratma yordamına bağlayanlar bile çıkmıştır. Önünde  sonunda Orhan Pamuk dünya iletgesinde de ilgi çeken bir kahraman durumuna getirilmiştir. Daha da önemlisi ciddi sanat alanlarının  küçümsendiği ve anamalcı değerlerin öne çıkarıldığı bir dönemde, yazın sanatı tartışmalı bir kişilik çevresinde yeniden yükselen değer durumuna getirilmiştir. Daha doğrusu yazın sanatı,  Orhan Pamuk’un ulusal boyuttaki ve dünya çapındaki  yandaş ve karşıtları arasında siyasal bir araç olarak kullanılmıştır.

Yazının devamı...

 

O nedenle, ülkemizde ona karşı çıkanlar, kötü romanlar yazdığı için değil, “Türkler bir milyon Ermeniyi, otuz bin Kürdü öldürdü” dediği için içerliyorlar ve yandaşlarına da onunla birlikte “Türkiye karşıtı” gözüyle bakıyorlar.

Öyle olmasaydı, Nobel alarak adımızı dünyaya duyuran Orhan Pamuk için Türk halkı sel olup sokaklara dökülür, 29 Ekimlerde ya da Ecevit törenlerinde yaptığı gösterinin çok daha görkemlisini  yaparak dünyaya meydan okurdu. Son yıllardaki aşağılanmalar nedeniyle, böyle bir övüncü yaşamaya büyük gereksinmesi var çünkü.

BİR DEĞER KARMAŞASI:

İşte bu koşullarda Cumhuriyet’in yazarlarını bu olaya yaklaşım biçimleri açısından karşılaştırmak istedim. Doğrusu burada  daha çok gazeteyi irdelemek istiyorum, yazarın kendisini de yalnızca bir yanölçü,  yani bir “parametre” olarak ele alıyorum. Çünkü Türkiye’de ve Batı dünyasında Orhan Pamuk, salt yazınsal başarısı ya da başarısızlığı değil, düşünce özgürlüğünü kullanma yöntemi açısından da tartışılıyor.

Bir önceki yazıda yaptığım alıntılar Cumhuriyet yazarlarının olaya ne denli değişik yaklaştığını yeterince ortaya koydu. Sözgelimi, aynı bir günde (12 ekim 2006) Fransa ulusal meclisinin Türkiye karşıtı Ermeni yasasını çıkarması ile İsveç Krallık Akademisi’nce Orhan Pamuk’a Nobel verilmesi birbirine karşıt yaklaşımlarla yorumlandı. Örneğin Vecdi Sayar, birinci olayı üzücü bulurken, aynı gün Orhan Pamuk’a Nobel verilmesini “ufkumuzu aydınlatan”, sevindirici bir raslantı olarak  görüyor. Buna karşılık Mümtaz Soysal, Nobel ödülünün aynı gün açıklamasını, İsveçliler için inandırıcılıktan uzak, tam bir “hödüklük” olarak değerlendiriyor. Erol Manisalı, yaklaşık bir yıl önce (19 aralık 2005) yazdığı “Orhan Pamuk Nobel’i garantiledi” başlıklı yazısına gönderme yaparak, bu iki olayın aynı günde gerçekleşmesini bir raslantı gibi görmediğini sezdiriyor ve bu görüşünü destekleyen eski yazısını olduğu gibi aktarıyor. Kimisi, Orhan Pamuk’un romanlarını iyi okuyamadığını, kimisi de tam tersine, “her kitabını bir solukta okuduğunu ve çok sevdiğini” söylüyor! 

Bunları tek tek yorumlama gereğini duymuyorum. Ancak şöyle bir genel sınıflama yapılabilir: Örneğin kimileri var ki Cumhuriyet’in Atatürkçü çizgisine bağlılığından kuşku bulunmuyor, ama aynı zamanda ateşli bir Orhan Pamuk savunuculuğu yapabiliyor. Örneğin Hikmet Çetinkaya, Orhan Bursalı, Zeynep Oral, vb. Kimileri, Orhan Pamuk karşıtlığını, demokrasi ve uygarlık karşıtlığı, ırkçı faşizm, dar milliyetçilik, vb. gibi kavramlarla açıklıyor. Bunların başında elbette ki yine  Oral Çalışlar geliyor; Deniz Kavukçuoğlu, Vecdi Sayar, vb. onu izliyor. Buna karşılık, ulusal kişiliğimize bağlılığını ve  yayılımcı  Batı’ya karşıtlığını hiçbir zaman göz ardı etmeyen Mümtaz Soysal, Deniz Som, Erol Manisalı, Bedri Baykam, vb. gibi yazarlar Pamuk’un ödül almasını pek de iyi niyete bağlamıyorlar.[2] Cumhuriyet’in bu ödünsüz Kemalist yazarlarına Zafer Temoçin ve Nuri Kurtcebe gibi çizerler de çizgileriyle katkı sağlıyorlar.

Yine Atatürkçü tutumlarından hiç kuşku duyulmayan kimi yazarlar da var ki, daha bir çözümleyici yaklaşımla bakıyor olaya. Örneğin, Nilgün Cerrahoğlu konuya ilişkin olarak yazdığı iki yazıda, Türkiye karşıtı tutumu ne olursa olsun, Pamuk’u bizim kültürümüzün bir ürünü olarak görmek gerektiğini, ama onun da kendi halkına karşı yaptığı yanlışlığı düzeltmekle yükümlü bulunduğunu belirtiyor: Batı dünyasının da Pamuk’un kendisinin de Türkiye’ye karşı onarılması güç bir yanlışlık yaptığını, bunda Türkiye’nin de payı bulunduğunu anlatıyor, vb.

Ödül olayına sanatsal ölçütlerle yaklaşan kimi yazarlarsa Nobel alması gereken ilk Türk yazıncının Pamuk olmadığını; Yaşar Kemal ve Fazıl Hüsnü Dağlarca başta olmak üzere daha nice  yazarımızın ve ozanımızın bunu çoktan hak ettiğini, dolayısıyla Batı’nın bu konuda siyasal ölçütler kullandığını savunuyorlar. Özellikle Ataol Behramoğlu ile Erdal Atabek’in görüşleri bu doğrultuda. Buna karşılık ateşli bir Orhan Pamuk savunucusu olan Hikmet Çetinkaya, onun Nobel’i tam olarak hak etmiş büyük bir yazar olduğunu belirtirken, yerli ve yabancı yirmiyi aşkın  yazarın adını, belleğine geldiği kadarıyla  bir çırpıda sıralıyor ve övgüyle anıyor.[3]

Orhan Pamuk’un siyasal (özellikle de ülkemize karşı “muhalif”)  tutumu karşısında da Cumhuriyet yazarları aynı değer yargısını paylaşmıyor: Kimileri, bir yazarın ülkesine değil, onu kötü yönetenlere karşı muhalefet edilebileceğini söylerken (örneğin Oktay Akbal), kimileri, böyle bir ayrım yapmadan, muhalefetin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu öne sürüyor (Örnek,  bir kez daha, Hikmet Çetinkaya[4]). Öteden beri Oral Çalışlar da, muhalif olmayı; bir yazarın, bir düşünürün, bir gazetecinin, vb. büyüklüğünü belirleyen temel bir nitelik olarak görmüştür; özellikle de Türkiye’ye karşı… 

Özetle söylersek, bütün bunlar, düşünce özgürlüğü açısından “masumane” bir gelişme gibi görülebilir. Bu durum yalnızca Cumhuriyet gazetesi için değil, bütün Türkiye kamuoyu için de geçerli.  Son çözümde temel tartışma çizgisi siyasal – yazınsal karşıtlığında ortaya çıkıyor. Örneğin  kimileri  Orhan Pamuk’un Nobel almasını yazınsal bir başarı olarak görüyor ve  hiç çekincesiz alkışlıyor, onların karşıtları da  ödülün bütünüyle siyasal amaçlı olduğunu savunuyor. Kimileri de  “Türkiye karşıtı konuşmayı yapmasaydı iyi olurdu, ama yazınsal bir başarı göstermiştir, kendisini kutluyorum” demekliğine getiriyor. Ulusalcılık karşıtı görünmek istemeyenler de “Ne olursa olsun, bu ödül bir Türk yazara, dolayısıyla da Türkiye’ye verilmiştir, onunla övünmeyiz” derken, buna karşı çıkanlar “Bu ödül Türk yazınına verilmiş bir ödül değil, Orhan Pamuk’a verilmiş bir ücrettir[5] anlamında tepki göstermektedir. Durmuş oturmuş toplumların demokrasi uygulamasında bütün bunlar doğal sayılmalıdır.

Oysa temelde tartışma konusu yapılan şey, Türkiye’nin demokratik niteliği değil, varoluş biçimidir. Cumhuriyet gazetesinin Orhan Pamuk olayına el atma yordamı bu açıdan sorgulanmalıdır.

SONUÇ: GÖLGEDEKİ NOBEL

Öteden beri süregelen Orhan Pamuk tartışmalarında, yazın sanatı ile “demokrasi ve insan hakları”nın ilişkilendirilmesi yalnızca demokrasi ya da sanat adına bir tutum gibi görünmüyor. Elbette ki anlatım özgürlüğü, toplum yaşamı için vazgeçilmez bir zorunluluk,  söze dayalı  bir sanat olan yazın için de son kertede değerli bir olanaktır, ancak bunun, sanatı özde yönlendiren bir ön koşul olduğu da söylenemez. Öyle olsaydı, kilise ve krallık baskılarının en yoğun olduğu dönemlerde ölümsüz  yapıtlar vermiş nice ozan ve yazarlar yetişemezdi. Çünkü yazınsal etkinlik, ille de siyasal tepkiler uyandırabilecek düşünce anlatımlarıyla ilişkili değil, bir yaratım ve bir kurgu sanatıdır. Siyasal görüşleri içerip içermemesi bu sanatın temel niteliğini değiştirmez. Kimileyin özgürlük kısıtlaması yazınsal yaratıcılığı  kışkırtan bir etken de olabilir, olmuştur da. Varsayıldığı gibi, Türkiye yazar özgürlüğünün kısıtlandığı  bir ülke olarak yazınsal üretkenliğe engel olsaydı, Orhan Pamuk  dünyanın en büyük yazın ödülü gibi görülen Nobel’i alamazdı ya  da Türkiye Nobel’i hak eden yazar yetiştirecek denli özgürlükçü bir ülke gibi görülebilirdi.

Bütün bunlar “skolastik kafa”yla düzenlenen bir mantıktır. Elbette ki özgürlük,  demokrasi  ve insan haklarına saygı ile yazınsal üretim arasında bir etkileşim vardır, ancak bu sanıldığınca doğrudan bir ilişki değildir; dolaylıdır; niteliksel olmaktan çok, nicelikseldir. Bunu anlamak için, özgürlük dışında hiçbir artı değer üretemeyen bir toplum düşünmek yeterlidir sanıyorum. Böyle bir ortamda özgürlüğün ne değeri bellidir, ne de sınırları…

İşte son yıllarda Türkiye’nin içine sürüklendiği durum budur. Türk toplumu özgüvenini ve bağımsızlık duygusunu yitirmeye zorlanıyor, aşağılık duyguları yaratılıyor insanlarımızda; ve de hainlikler öne çıkıyor. “Özgürlük, demokrasi ve insan hakları” adına ne yaparsak yapalım, “suçlu sandalyesi”ne  oturtulmuşuz bir kez; zaman ilerledikçe biraz daha sertleşerek, önceden kestikleri  cezayı “Ha uyguladık, ha uygulayacağız” diye korku salıyorlar üstümüze.

Aradan ne geçti de uzun yıllar, Atatürk’ün  “onurlu” adını anarak  bizi göklere çıkaran Batı, son zamanlarda birbirleriyle kavilleşip art arda Ermeni suçlamasına, azınlık kışkırtmalarına, Kürt bölücülüğüne, şeriat destekçiliğine, vb. giriştiler? Yayılımcılığın açıkça kışkırttığı tarihsel düşmanlıklar, bölücü kalkışmalar, irtica karabasanları, vb. karşısında alınması zorunlu duruma gelmiş ulusal savunma önlemlerini “özgürlük, demokrasi ve insan hakları”na karşı “devlet terörü”nden  sayıyorlar.

Türk Silahlı Küvetleri’yle yapmayı göze alamadıkları bir savaşı, sözde demokrasi erkine sığınıp,  suçlama ve cezalandırma yöntemleriyle gerçekleştirmek istiyorlar. Komutanlarına yönelttikleri ağır eleştirilerle de ülke varlığının başlıca güvencesi olan bu Kemalist gücü işlevsiz kılmaya çalışıyorlar.

İşte bunun için adı dünyada duyulmuş ve yıldızlaşmış bir kimsenin söylediği Türkiye karşıtı bir söz yalnızca bir yazın ya da bir düşünce özgürlüğü konusu değildir; aynı zamanda Türkiye  karşıtı milyonları daha da kışkırtan ve onları yüreklendiren bir eylemdir.

Orhan Pamuk’un kendi ulusuna yaptığı bu ağır suçlamanın aslında hiç de inandırıcı olmaması gerekir. Çünkü kendisi Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan Ermeni olayları sırasında Osmanlı’nın Genel Kurmay Başkanı olmadığı gibi, o dönemi aydınlatabilecek ölçüde güçlü bir tarihçi de değildir.  Ülkemizin “çok gizili” belgelerine ulaşmış olduğu da  söylenemez. Adamın birinin çıkıp, “Ben gidip İtalya’yı kendi gözlerimle gördüm; söylendiği gibi çizme biçiminde değil” demesi ne ölçüde mantıklıysa, Pamuk’un Ermeni – Kürt  suçlaması da o ölçüde mantıklıdır. Ama bizim Batı dünyasıyla ilişkimiz mantık ötesine geçmiş durumda, çünkü savaşta mantık aranmaz.

Demokrasi elbette ki bizim için de gerekli, Cumhuriyet devrimlerimizin temel güdüsü de budur zaten;  ama ülkemizin demokrasi açısından sürekli tartışılması, varoluş gerçekliğinin sorgulanmasına araç yapılıyorsa, durum değişir. Çünkü “Türkiye yeterince demokratik değildir” gibi bir eleştiriyle sınırlı kalınmıyor, “Bu varlık biçimiyle  bir Türkiye kabul edilemez” deniliyor.

Bay Pamuk dünya çapında gerçekten haklı bir başarı kazandığına inanıyorsa, bunu kendi ulusuna zehir etmek için elinden geleni yapmıştır. Nobel sonrası söz ve davranışlarıyla, yaratmış olduğu  ulusal kırgınlığı gidermeye çalışıyor gibi; ama boşuna…

Ne sonradan Türklüğü ve Türk dilini öne çıkaran sözde ulusalcı çabaları, ne görkemli salonlarda öylesine göz alıcı ödül törenleri, ne iletgemizin tumturaklı haberleri, ne Zeynep Oral’ın mutluluk gözyaşları,[6] vb.  Nobel üstüne düşen bu koyu  gölgeyi silebilir.

Ben böyle düşünerek gazetem Cumhuriyet’in “Orhan Pamuk” çelişkisini kaygıyla izliyorum.

Not: 1. Orhan Pamuk tartışmalarında Jean – Paul Sartre’ın  adı sık sık kullanıldı; onun da “muhalif” tutumundan söz edildi. Ancak Sartre bir komünist olarak ülkesinin ve dünyanın anamalcı düzenine muhalifti; Fransa’nın Cezayir sömürüsüne ve soykırımına da muhalifti, vb. Ama en sert muhalefetini Naziler’in Fransa’yı işgaline karşı gösterdi. De Gaulle’ün onu “Fransa’nın onuru” diye yüceltmesinin başlıca nedeni  budur.

________________________________________

[1] Y. A. R. Müdafaa – i Hukuk, aralık 2006.

[2] Bu sonuncular arasında şu ayrım yapılabilir: Mümtaz Soysal Orhan Pamuk’tan çok, Batı’nın ona yaklaşım biçimine karşı çıkıyor.  Özellikle 9 aralık 2006 günlü “A be çocuk!” başlıklı yazısında, ona yönelik daha bir sevecen tutum  izlediği söylenebilir: Ermeni – Kürt gafından sonra, ödül alma töreninde yaptığı daha içtenlikli ve bir ölçüde de düzeltici  görünen “Türkçe” konuşmaya değiniyor.

[3] Bu yazarlar daha önce ondan yaptığım alıntıda yoktu. Yazım biçimi ve noktalamasına dokunmadan, 14 ekim 2006 günlü yazısından şimdi aktarıyorum: “Edebiyatla az da olsa ilgilenen bir gazeteci olarak ben  Yaşar Kemal’i, Tahsin Saraç’ı, Orhan Kemal’i, Samim Kocagöz’ü, İlhan Berk’i, Oktay Akbal’ı, Adalet Ağaoğlu’nu, İnci Aral’ı severim.. Onat Kutlar’ı, Erdal Öz’ü, Milan Kundera’yı, Kafka’yı, Nazım’ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Ataol’u, Nihat’ı, Memduh Şevket Esendal’ı, Adonis’i, Mahmut Derviş’i, Tanizaki’yi, Aziz Nesin’i, Muzaffer Buyrukçu’yu, Cemil Kavukçu’yu beğenerek okurum…” Bu yazarları kendince  niteliksel  bir ortak paydada anımsamış olabilir.  Ama  “Tahsin Saraç” adını “Tahsin Yücel”le karıştırmış olabilir mi   diye kuşkuya düştüm. Çünkü zaman zaman şiir de yazmış olan  sayın Saraç’ın asıl kimliği,  bir yazıncı olmaktan çok, bir dilci ve sözlük yazarı olarak belirginlik kazanmıştır ve bu yönüyle  Cumhuriyet sonrası aydınlanma  tarihimizde önemli bir yer tutar.  Özellikle  Türk Dil Kurumu’na ve dilimizin özleştirilmesine büyük katkılar sağlamış değerli bir düşünce insanımızdır. Ama bir yazıncı (roman ve öykü yazarı) olarak burada anılması gereken ad, sanırım Tahsin Yücel’dir. Yok eğer sayın Çetinkaya Tahsin Saraç’ı da o gözle görüyorsa, bunu da saygıyla karşılarım.

[4] Aynı yazısında sayın Çetinkaya “Muhalif olmayan bir edebiyatçı ne tanınır, ne kitapları satar ne de ödül alır!..” diyor. Burada  “muhalefet” kavramı öylesine genelleştirilmiş  görünüyor ki, doğrusu  ne onaylama ne de karşı çıkma olanağı kalıyor insana.

[5] Orhan Pamuk karşıtlarının görüşlerini en özlü biçimde dile getiren bu söz, Demirtaş Ceyhun’undur.

[6] Cumhuriyet’in geçtiğimiz son iki “pazar yazıları” arasında  ve 11 aralık 2006 günü çıkan  İsveç kaynaklı  “Orhan Pamuk” haberlerinde Gürhan Uçkan’nın   yorumlarını  okuyamamak benim için büyük eksiklik ve  üzüntü oldu. Kişisel ve ulusal duygularından süzüp çıkararak yapacağı bilinçli açıklamalarını bu yazıda da değerlendirmeye katacaktım. Ne yazık ki aramızda değil artık. Atatürk Cumhuriyeti’ne ve onun çizgisinde gördüğü Cumhuriyet  gazetesine sarsılmaz bir bağlılığı vardı. Zaman zaman yaptığımız telefon konuşmaları ya da  ileteç (e–posta) söyleşilerinde gazetenin Stockholm temsilciliğini ne denli büyük bir özveriyle yerine getirdiğini anlıyordum. Değerli anısı önünde özlemle, sevgiyle, saygıyla eğiliyorum.