|
Şeyhi, ağası, beyi
Komutanı, kaymakamı,
neyi
Ömür boyu koşun deyi
Ben koşamam, koşamam
ki
Baharın akmaz
seliyim
Bozkırın boynu bükük
gülüyüm
Er’imin kölesiyim,
kuluyum
Ben koşamam, koşamam
ki
Bir gün olsun halimi
mi surdular
Yoluma bin bir tuzak
kurdular
Ayaklarıma zincir
vurdular
Ben koşamam, koşamam
ki
Sen çağ mı diyorsun
bu çağa
Bir yanımda şeyh bir
yanımda ağa
Sürdüler beni zifiri
karanlığa
Ben koşamam, koşamam
ki
Elif be okuttular
hece hece
Yatak yorgan bir
gece
Üstümde çarşaf
yüzümde peçe
Ben koşamam, koşamam
ki
On dördünde başıma
bağladılar bere
On beşinde verdiler
bir er’e
Ben küçüğüm düşerim
yere
Ne olur haber verin
Mustafa Kemal’e
Ben koşamam, koşamam
ki
“Yaşam boyu sağlık
koşusu” genelgesi üzerine
Güneydoğu kasabalarının
birinde bir kız
çocuğundan dillendirmiştir…
Yazarı Yusuf Atilla’dır… |
Demokrasi şampiyonluğunu
kimselere bırakmayan sözde demokrat yazarlar, gazeteciler, soldan
dönmeler “tarihimizle hesaplaşalım!” deyince; bilirler ki
Atatürk’ü, onun devrimlerini, aydınlanma atılımlarını, kısaca
cumhuriyetimizin varoluş felsefesini bir ucundan didikleyeceklerdir.
Kendilerine kahramanlıklar çıkaracaklar, birtakım çevrelerden
“aferimlenip” sebepleneceklerdir.
Ama sıra Doğu-Güneydoğu sorunlarıyla hesaplaşmaya gelince “tarihimizden”
dön geri edeceklerdir. Ağalıklarını, beyliklerini, şeyhliklerini,
şıhlıklarını, kurdukları tüzenin töre kapanını unutup timsah
gözyaşlarını dökerken sorunları saptıracak, gerçeğini gözden kaçıracak,
en sonunda da olup biteni cumhuriyetimizin üstüne yıkmayı bileceklerdir.
Mardin’de yaşadığımız yürek parçalayıcı, çılgınlık boyutuna varan
töre-çıkar açmazındaki kıyım, soyu sopu aynı ailelerden oluşan
öldürenlerle öldürülenlerin, çocuk-kadın 44 canın cinayet zinciri,
bataklığa dönüşen sözde demokrasimizin iskeletini gösteren siyah-beyaz
fotoğrafı gibidir.
Kim bilir kaç kez yazılmış, kaç kez anlatılmıştır. Bu sorun,
çözemediğimiz feodal yapı ile demokrasi; gericilik ile çağdaş değerlere
sahip çıkma arasındadır. Bir yanında: Toprak ağaları, toprak beyleri,
şeyhleri, şıhları, eşraf, tarikat, cemaat, onların desteklediği dinci,
ayrılıkçı partiler ve de emperyalist odaklar; öbür yanında da ulusal
Kurtuluş Savaşı, cumhuriyet devrimleri, aydınlanma atılımı, ulusalcı,
yurtsever, halkçı devrimci çağdaşlaşma devinimi yer alır.
İsterseniz hesaplaşalım şimdi. Doğrulara ve yanlışlara bir daha bakalım.
Atatürk, çok yıllar önce, dönemin Sovyet Büyük Elçisi Aralov’la yaptığı
bir söyleşide toprak reformu ve burjuva devrimleri üzerine şöyle der:
“Ben, Kurtuluş Savaşını eşraf ve büyük toprak sahipleriyle yaptım.
Onlar köylülere toprak bağışlamayı değil daha çok toprak almayı
bekliyorlardı.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, cilt 1,
sayfa 350) Nitekim, o yıllarda hazine arazilerinden topraksız
köylüye 50 dönüm toprak dağıtılmasını öngören Atatürk’ün yasa tasarısı
(o dönemde nüfus sadece 13 milyondu), Meclis çoğunluğunu oluşturan
büyük toprak sahibi milletvekillerince üstü örtülü bir engellemeye
uğramış, gündemden düşürülerek ortadan kaldırılmıştır (kadük
edilmiştir). 1945’lerdeki Toprak Kanunu - Toprak Reformu ise, hem
işlevsiz bırakılmış hem de DP’nin kurulmasına dayanca oluşturmuştur.
Büyük gürültüler koparan ünlü 17. maddesi de hem uygulanmamış hem de
1950 yılında yürürlükten kaldırılmıştır. Sonrasındaki reform çabaları,
reform karşıtı siyasal güçlerin elinde devreden çıkarılmıştır. Ama yara
hiçbir zaman kapanmamıştır. Öncelikle Doğu-Güneydoğu Anadolu köylüsü
için toprak reformu bugün de yaşamsal bir önem taşımaktadır. Kulluktan
yurttaşlığa geçmesi, demokrasimizin ete kemiğe bürünmesi, Türkiye’nin
atılım yapması anlamına gelmektedir. Şimdilerde bile bir ütopya olarak
görünse de, toprak reformuyla birlikte üretim-pazarlama
kooperatiflerinin kurulması, ulusalcı sol bir iktidar için en sağlıklı
çözüm yolu olarak görülmektedir.
Ne “sorunu” denirse densin döne döne söyleyelim: Demokrasimiz için bütün
kötülüklerin anası, şimdilerde etkinliği azaltılmış ama
yaygınlaştırılmış, uykuya yatırılmış ama hiç uyumamış, görmezliğe
gelinmiş ama hep var olmuş toprak devrimi ya da toprak reformunun
yapılamayışıdır. Doğu-Güneydoğu Anadolu bugün de bütünüyle Kürt-Türk
beyleri – aşiretleri, toprak ağaları, tarikat baronlarının elindedir.
Milletin vekillerini dün olduğu gibi bugün de onlar seçmektedir.
Cumhuriyet devrimleri yarım kalmış, cumhuriyetin ilke ve devrimleri
oralara büyük ölçüde girememiştir. Eğitim yolu ile girme girişimi olan
Köy Enstitüleri ise, toprak ayağı olmadığı için boşlukta kalmış, bu
gerici güçlerin DP iktidarı ile el ele vererek vurduğu son darbe ile
yıkılmıştır. Cumhuriyet ülküsüne gönül vermiş Atatürkçü, cumhuriyet
aydınlanmacısı öğretmenlerimizin başlarına getirilmedik bela
kalmamıştır.
Atatürk’ün ölümü fırsat bilen emperyalist ülkeler bir kene gibi daha bir
cumhuriyetimizin üstüne çullanmış, onu sömürmek, kendi çıkarlarına göre
yönlendirmek, Osmanlılaştırmak için ellerinden geleni yapmıştır. İkinci
Dünya Savaşı sonrasında üzerimize çullanmalarını ikili anlaşmalarla
pekiştirmişler, çok partili demokrasiye geçişi palazlanan gerici,
cumhuriyet karşıtı güçlerin iktidara taşınması “demokrasisine”
dönüştürmüşlerdir. 27 Mayıs bu gidişi durdurma silkinişi, sonradan
gelenleri çürümeyi AKP iktidarına kadar taşıma süreci olmuştur. Süreç
şimdilerde bir yol ağzında görülmektedir.
Öncelikle Doğu-Güneydoğu’da feodal ağırlıkları ortadan kaldıracak toprak
reformu yapıldığında, gericiliğin ve ayrılıkçılığın kaynağı olan ağa,
bey, aşiret, şeyh, şıh, tarikat, cemaat boyundurukları tarihin çöp
sepetine dökülecek, töre cinayetleri, kızlarımızın – kadınlarımızın köle
pazarı yaşamı, demokratik, çağdaş eğitim ve yaşam biçimleriyle
kısırdöngüsünü çözecektir.
“Kürt sorunu mu” dediniz, ayrılıkçılık mı dediniz, gerici, dinci, kara
düzen mi dediniz, yoksa “Deniz Feneri” mi dediniz, gelin birlikte
çözelim! Çözüme buradan başlayalım. DTP lideri toprak ağası-beyi Ahmet
Türk en başa geçsin! Emperyalizmi aradan çıkaralım. Cehalet, bilgi,
bilim ve geçim yoksulluğu bundan sonra da yeni canlar almasın…
|