Yazarın Önceki Yazıları

Tarihi Sorumluluk

Uçarken Takla Atan Güvercin

Alçaklık Kol Geziyor

Üniter Ulus-Devletin Sonu

Stratejik Hata

Türkiye'nin Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı" Gibi Davranmak!

“Satılmış Oğlu Satılmış”

Osmanlı Paşası!

Küresel Düşün, “Kültürel Açılım” Yap!

 

 

 

Serdar ANT

 

AKP YÖNETİMİNDE TÜRKİYE…

 

Türkiye’yi kim yönetiyor?

Yanıt belli: Başbakan Erdoğan ve AKP

Soruyu ilkin ben de bu şekilde yanıtladım. Ama sonra düşündüm: Türkiye’yi gerçekten AKP ve Erdoğan mı yönetiyor? Ya da ülkemiz gerçekten iyi yönetiliyor mu?

Maşallah AKP iktidarı, açılım üstüne, açılım yapıyor! Alevi açılımı, Süryani açılımı, Ermeni açılımı, Kürt açılımı… Bir ara “reform” sözü modaydı, şimdi artık açılım devri! Bu sonuncusu, yani “Kürt açılımı” çerçevesinde yapılanlar toplumdan tepki alınca “ambalaj” değiştirildi ve bu sefer de “demokratik açılım denildi.  Başbakan ayrılıkçı terörün yasal uzantılarıyla TBMM çatısı altında görüştü, İçişleri Bakanı kapı kapı dolaşıp bölücülüğün taleplerini millete yutturmak için kulis yaptı, Öcalan için milyonlarca dolar harcanıp yeni cezaevi yapıldı, Kandil ve Mahmur’dan gelen PKK’lı teröristler Habur’da davul-zurna ile karşılandı. PKK’yı yasallaştırma operasyonunun adı, “demokratik açılım” oldu!

AKP iktidarı açılım üstüne açılım yaparken, medyayı hizaya sokuyor, çatlak sesleri kısmak için elindeki iktidar olanaklarını pervasızca kullanıyor. Başbakan Erdoğan “savcı” olduğunu çoktan ilan etmişti zaten. İşine gelmeyen şeyleri söyleyenlere de şimdi cezayı kesiveriyor. Bu baskıcı zihniyetin bir bütünleyeni olarak, yürütmenin yargı üzerindeki tahakkümü kurulmaya çalışılıyor. Öyle bir “demokrasi” süreci yaşanıyor ki, AKP, “çete liderine”, kendisi adına arazi takipçiliği yapsın diye vekâletname veren birini Meclis Başkanı seçerek Türk demokrasi tarihine geçti! İhaleye fesat karıştırma, irtikâp, evrakta sahtecilik, tehdit, adam yaralama, yağma gibi suçları işlediği iddiası ile şu anda tutuklu olarak yargılanan Tuzla Akfırat Belediye Başkanı Hilmi Yıldız’a gayrimenkul alım satımı için vekâletname veren dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, aynı dönemde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın ev ve iş telefonlarının dinlenmesine de onay veriyor! Demokrasinin “D”sinin geçerli olduğu, hukuktan bir parça da olsa bahsedilebilecek bir ülkede şu tablo, bırakın bakanın istifasını, hükümet düşürür. Ama “istifa” ne kelime, AKP, Bakan Şahin’i ödüllendirip TBMM Başkanı yapıyor.  İşte “demokratik açılım” bu! Tabii üniversitelerdeki rektör seçimlerinde “nal toplayan” adayların, YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na birinci sırada sunulması ve “demokrasi” sözcüğünü dilinden düşürmeyen devletin başının, örneğin 807 akademisyenin sadece 96’sının oyunu alan birini “Rektör” olarak ataması da bu “demokratik açılım” sürecinin tuzu biberi…

Peki, bütün bunlar Türkiye’nin yönetildiğinin göstergesi midir? Ülke böyle mi yönetilir?

Bir siyasi iktidarın öncelikli amacı, o ülkenin vatandaşlarının güvenliği, refahı ve mutluluğunu sağlamaktır. AKP, 2002 yılından beri iktidardadır. Cumhurbaşkanı AKP’lidir. Meclis Başkanı AKP’lidir. Başbakan ve Bakanlar AKP’lidir. AKP devletin her biriminde kadrolaşmıştır. Kısacası, AKP’nin Türkiye’nin sorunlarını çözmek için yeterli siyasal çoğunluğu ve gücü vardır. Peki, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları güvenlik ve gönenç içinde mutlu bir yaşam mı sürmektedir?

AKP 2002’de iktidara geldiğinde PKK terörü neredeyse bitmişti. Ama AKP’nin iktidara gelmesiyle terör yeniden hortladı. AKP hükümeti, yedi yıllık iktidarı boyunca terörle mücadelede tam anlamıyla başarısız ve en sonunda da teröre teslim olmuştur. Terör örgütüne ve yandaşlarına verilen ödünler, Kürtçe televizyon ya da AB uyum süreci çerçevesinde yapılan sözde “reformlar” terörü önlememiş, aksine cesaretlendirmiştir. Ayrılıkçı terör örgütünün liderine selam göndermek, bebek katilini “Sayın” hitabıyla anmak, ülkemizin bir bölgesinden “Kürdistan” şeklinde söz etmek, terörün son bulması için PKK ve Öcalan’ın muhatap alınmasını talep etme görüntüsü altında Türkiye’yi tehdit etmek, Türkiye Cumhuriyeti’ne küstahçasına meydan okumak, İstanbul’un göbeğinde adam yakmak, artık sıradan hadiseler olmuş, şehit cenazeleri ise olağan olaylar haline gelmiştir. Türkiye’nin varlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve milletin birliği tartışmaya açılmış, üstelik bu, sorunun çözümü için sanki bir “seçenek” olarak sunulmuştur! Türkiye’de -DTP hariç- hiçbir partinin dağda silahlı gücü yoktur. Ama terör örgütü PKK’nın yasal uzantısı olan bu parti, Başbakan ve bakanlar katında kabul görmektedir. Türk milleti evlatlarını teröre kurban verirken, hükümet DTP kanalıyla PKK ile dolaylı olarak görüşmelere başlamıştır. “Terörle mücadelenin yerini terörle müzakere ve mütareke almıştır”!

Ne var ki halkın güvenlik sorunu, salt PKK terörünün varlığından kaynaklanmıyor. Türkiye’nin en büyük şehrinde yağmur yağdığında yaşam felç oluyor, 21. yüzyılın eşiğinde sel suları ülkemizde hâlâ can alabiliyor. Dahası, bir sel felaketinin alt üst ettiği İstanbul ve Marmara Bölgesi, olası bir büyük depremle yüzyüzedir. 7-7,5 büyüklüğünde olması beklenen bir depremde, en iyimser tahminle, 70-90 bin kişinin öleceği, 120-300 bin kişinin ağır yaralanacağı, 60 bin binanın tamamen yıkılacağı ve depremin Türkiye’ye maliyetinin yaklaşık 40 milyar ABD doları olacağı tahmin edilmektedir. (Vatan, 13.8.2009) Oysa Devlet Bakanı Mehmet Aydın, sanki iktidarda olan ve önlem alması gerekenler başkalarıymış gibi, “alınması gereken tedbirlerin alınmadığını görüyoruz. Problem büyük…” şeklinde konuşmaktadır! (Milliyet, 18.7.2009) Devlet Bakanı bunları söylüyor, ama 9 Haziran 2000’de kurulmuş olan Ulusal Deprem Konseyi’nin faaliyetlerine 6 Ocak 2007 tarihli Başbakanlık Genelgesi ile son veren AKP iktidarıdır. AKP, Türkiye’yi işte böyle “yönetiyor”!

Terörden ve doğal afetlerden canını kurtaran vatandaşın yaşamını, domuz gribi salgını tehdit ediyor. Yaşanmakta olanlar bir komedi midir, yoksa trajedi mi, karar vermek güç… Grip salgını ara vermeksizin can alırken, kameraların karşısına geçip domuz gribi aşısı olmayacağını açıklayan Başbakan Erdoğan, lideri olduğu hükümetin Sağlık Bakanı’nı topa tutuyor:

“Bu konuda kanaatim değişmedi. Ben de kendime göre araştırmalar yaptım, risk alanı içersinde olan bir insan değilim. Bunun için olmadım. Ailemde de olan yok. Sağlık Bakanlığı, aşının yan etkilerini halka açıklamalı…”

Önce, “Cumhurbaşkanı ve Başbakan da aşı olacak” diyen, ama bizzat Başbakan tarafından yalanlanmasına rağmen, hâlâ bakanlıktan istifa etmeyen Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise sanki Başbakan’a yanıt veriyor:

“Bu kadar gayretten sonra ‘Ben aşılanmam’ ya da ‘çocuğumu aşılatmam’ diyenlere ne yapacağız? Artık insanların kendisi bilir yani. Kimseyi zorlayacak halimiz yok” (Vatan, 19.11.2009)

Türkiye’yi bu kafa yapısındaki insanlar yönetiyorsa Türk edebiyatının büyük mizah yazarları ne yapsın? Yaşanan gerçekliğin kendisi tepeden tırnağa komedi zaten, mizah yapmaya gerek var mı? Erdoğan da kendine göre araştırma yapmış, risk alanı içinde değilmiş! Oysa bu kafa yapısı iktidarda oldukça halkımız büyük bir risk içinde değil mi?

Ne var ki Erdoğan’ın konuşmasındaki asıl dikkat çekici nokta son cümle: “Sağlık Bakanlığı, aşının yan etkilerini halka açıklamalıdır.” Demek ki aşının yan etkileri var ve Sağlık Bakanlığı da bunu açıklamıyor! O zaman Başbakan Erdoğan’ın yapacağı şey belli değil mi? Ya milletin karşısına çıkar, o “yan etkiler” nelerdir, açıklar ve halkı bilgilendirir ya da Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı görevden alır veya kamuoyunun önünde istifaya davet eder. Ama Erdoğan ikisini de yapmıyor. Bir yandan Sağlık Bakanlığı’nın aşı kampanyasını “baltalayacak” açıklamalar yapıyor, öte yandan Erdoğan’ın Başbakanı olduğu hükümetin Sağlık Bakanlığı, aşılamaya bütün hızıyla devam ediyor. Bir tür “tavşana kaç, tazıya tut” oyunu…

Neden?

Bu ikiyüzlülüğün, bu sorumsuzluğun nedeni açık… AKP, aşı olmanın ya da olmamanın ortaya çıkaracağı her iki durumda da siyaseten aykırı bir pozisyonda kalmama çabasıyla davranıyor. Eğer domuz gribi aşısının herhangi bir yan etkisi yoksa ve söylendiği gibi sağlığa zararlı olmayacaksa, bu durumda kimse Başbakan Erdoğan’ın dediğini anımsamayacak, Sağlık Bakanlığı’nın aşı kampanyasının yaratacağı başarı, AKP hükümetinin hanesine yazılacaktır. Ama tam tersi gerçekleşir ve domuz gribi aşısının yan etkilerinin insan sağlığına zararlı olduğu kesin olarak ortaya çıkar, dahası bu durum bazı ölümlerle kanıtlanırsa, işte o zaman Sağlık Bakanı -belki- istifa eder, ama Başbakan Erdoğan, halkı sözde “uyardığı”  ve “Sağlık Bakanlığı, aşının yan etkilerini halka açıklamalıdır” dediği için “kahraman” olur ve AKP hükümeti de bu işten -siyaseten- yine kârlı çıkar.

Bu danışıklı dövüşün; kamuoyunun önünde Başbakan ile Sağlık Bakanı’nın sözde “atışması”nın nedeni bu Şark kurnazlığıdır, halkın sağlığı üzerinden yapılan bu siyasi hesaplardır. Sağlık Bakanlığı aşının yan etkilerini açıklamalıdır. O açıklamıyorsa, Başbakan Erdoğan açıklamalıdır. Halkın sağlığını tehdit eden domuz gribi değil, bu zihniyetteki sözde “devlet adamları”dır. AKP, Türkiye’yi işte böyle “yönetiyor”!

Terör, doğal afetler ve salgın hastalıklar karşısında güvencesiz ve sahipsiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını bir de “teğet geçen” kriz vuruyor ki aslında gündemin değişmeyen maddesi ekonomik kriz ve yarattığı sonuçlardır.

Türkiye işsizlikte dünya dördüncüsüdür. Resmi rakamlarda bile işsiz sayısı 5 milyon 289 bine ulaşıyor. İşsizlik oranı ise yüzde 19,3… (Cumhuriyet, 17.11.2009) Yani her 5 kişiden 1’i işsiz… Ayrıca unutmayın ki, bunlar “resmi rakam”! Gerçek işsiz sayısı ve işsizlik oranı ise bunun çok üstünde… Dahası, AKP iktidarı döneminde Türkiye borç batağına daha da gömülmüştür. 2002’de Türkiye’nin borcu 214 milyar dolarken, bugün 500 milyar doları aşmıştır. Borcunu ödemek için borç bulmak zorunda olan Türkiye, sürekli borçlanarak her geçen gün daha da batağa saplanıyor. Türkiye, borcunu ödemek için değer yaratmak ve üretimi arttırmak bir yana, aksine üretim düşüşleri, fabrikaların kapanması, ekonominin ve ticaretin açık vermesi gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Örneğin Maliye Bakanlığı, bütçe açığının Ocak-Haziran döneminde, geçen yıla oranla 13 kat artarak 23 milyar 205 milyon TL'ye yükseldiğini” açıklıyor! (Hürriyet, 15.7.2009) Bütçe açığı, Ocak-Ekim 2009 döneminde ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 784’lük bir artış oranına ulaşıyor! (Cumhuriyet, 17.11.2009)

Bu tablodan Türkiye’nin sermaye sınıfı da sözde “şikâyetçi”! Bu öyle bir “şikâyet” ki, milyarlık kârlarla süslü bilançolarla beraber dile getiriliyor! Örneğin Türkiye’nin önde gelen üç holdingi 2009’un ilk 9 aylık bilanço sonuçlarını açıklıyorlar. Koç Holding 1 milyar lira net kâr ettiğini bildirirken, Sabancı Holding’in 9 aylık net kârı 1 milyar lirayı aşıyor. Doğan Holding de 60 milyon liralık net kârla ilk dokuz ayı kapatıyor. (Milliyet, 14.11.2009) Sabancı’nın faaliyet kârındaki artış ise yüzde 41...

Ne diyelim, Allah bereket versin. Zaten hikmetinden sual olmaz yüce Allah da bu bereketi hep para babalarına veriyor! “Canım ne var bunda, koskoca Holdingler ancak 1 milyar lira kâr etmiş, çok mu?” demeyin… Bu “koskoca holdinglerin” bir de bankaları var ki, kârın esas ballı olanını bu bankalar yapıyor.

Örneğin “İstanbul Borsası’nda işlem gören 17 banka, 9 ayda toplam 11,2 milyar net kâr açıkladı. 17 bankadan 3’ünün kârı düşerken, 14’ünün arttı. Yüzde 30’un üzerinde kâr artışı sağlayan 11 banka var. Bankaların toplam kârındaki artış ise yüzde 39…” (Milliyet, 14.11.2009)

Bu bankaların kârı kimin cebine gidiyor peki? Ya da şöyle soralım: Bu bankaların sahibi vatandaş Mehmet amca ya da Zehra teyze mi?

Sabancıların Akbank’ının kârı geçen yıla göre yüzde 51 artıyor! Koç’un Yapı ve Kredi Bankası yüzde 19’luk bir kâr artışı elde ediyor. Denizbank’ın kâr artışı yüzde 137, Finansbank’ın ise yüzde 102… Liste böyle uzayıp gidiyor…

İyi de ülke ekonomik kriz içinde kıvranır, millet sefalet denizinde kulaç atarken, bankalar kârlarını nasıl katlıyor? Aslında sorulması zararlı olan bu sorunun yanıtını, 17 Kasım tarihli Milliyet’te yer alan bir haberden öğrenebiliriz. Haberin giriş cümlesi şöyle:

“Bu ay piyasaya yapacağı 9,6 milyar lira itfaya karşılık iç piyasadan 10,5 milyar lira borçlanma öngören Hazine, dün ihraç ettiği 12 ay vadeli 8 Aralık 2010 vadeli bonoda toplam 2,7 milyar lira borçlandı.”

Yani devlet geçen Kasım ayında ödediği 9,6 milyar liralık borcu,  piyasadan bir yıl sonra ödemek kaydıyla 10,5 milyar lira borçlanarak karşılıyor! Tabii faiziyle… Bir yıl sonra bu alınan borcu geri ödemek için de yeniden borçlanacak. Ama bir yıl sonra, bugün alınan 10,5 milyar liranın faizi de ödenecek tabii… Dolayısıyla 10,5 milyardan daha fazla bir geri ödeme yapılacağı için, bu sefer de daha büyük bir miktar borç alınacak! Tabii onun geri ödemesi de daha büyük bir miktar olacak… Kısacası, dipsiz kuyu… Borcunu sözde “ödedikçe” borcu artan, her geçen gün borç batağına daha da gömülen bir devlet… Onun için AKP iktidarı döneminde borç stoku ikiye katlanıyor, 500 milyar doları geçiyor. Sonuçta 2010 yılı bütçesinde borç ödemelerine 56,7 milyar ayıran hükümet, yatırımlar için bunun ancak üçte biri kadar bir meblağ, yani 18,9 milyar lira ayırıyor. (Milliyet, 24.11.2009)  Devlet işsizine iş imkânı yaratacağı kaynakları borç ödemesi adı altında bir avuç asalağa aktardığı için, işsizlik artık kronikleşmiştir Türkiye’de…

Türkiye İşçi Emeklileri Derneği’nin yaptığı bir araştırmaya göre “emeklilerin yüzde 10’unun evine hiç et girmiyor. Emeklilerin yüzde 48’inin evine ise ayda 1 kilogramdan az et giriyor. Emeklilerin yüzde 23’ü icra takibine maruz kalmış. Sergi, konser, festival gibi kültürel etkinliklere hiç katılmadığını bildiren emeklilerin oranı ise yüzde 73’e ulaşıyor.” (Vatan, 12.10.2009) Ama “otomotiv dünyasının tanınmış markalarından Infiniti, 90 ile 110 bin Euro arasında değişen fiyatlarla satışa sunuluyor.” İthalatı yapan firma, bugüne kadar Türkiye’de 1200 Infiniti’nin satıldığını belirtiyor!

“Sefâlet” ile “sefâhat” arasında salınan, zengin ile yoksulun “el bebek, gül bebek” yaşadığı, sefalet denizinde kulaç atanların bu lüks tüketim azgınlığına tepki göstermek yerine futbol ve televizyon dizileri ile oyalandığı bir ülkeyiz. Gelir dağılımı bozukluğu, işsizlik, sürekli artan bir borç stoku, her yandan açık veren bir ekonomi, üretim düşüşü, küçülme, yoksulluk ve yolsuzluk… Kısacası AKP, ekonomiyi de kendisine benzetti! Sürekli Türkiye’nin geleceğinden yiyen iktidar, ülkeyi işte böyle “yönetiyor”!

Yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzlukları AKP iktidarı döneminde yaşandı, hatta sınır ötesine uzandı!  Deniz Fenerleri, Dişliler, “gemicikler”, katlanan servetler, mahdumları ihya olan bakanlar, evrakta sahtecilikten “şüpheli” devlet adamları, ihaleye fesat karıştırmaktan yargılananlara vekâlet vermiş Meclis Başkanları…  Dokunulmazlık zırhı ardına saklanmış AKP iktidarının insan manzaraları bunlar işte… Fuhuş ve vesika talep edenlerin sayısının 8 kat arttığı AKP iktidarı döneminde, toplumsal çürüme ve ahlakî yozlaşma da bu manzaranın tuzu biberi olmuştur. Artık okulların kapısında uyuşturucu satılıyor! Kimi zaman cehalet, kimi zaman cinnet, çoğu zaman da zorbalık nedeniyle işlenen ve onlarca insanın canını alan cinayetler sıradan olaylar haline gelmiştir. 

Kısacası, bu tablo mutlu bir Türkiye tablosu mudur? Hangi siyasal iktidar böyle bir tablo karşısında övünebilir? AKP’nin Türkiye’nin temeline dinamit koyan sözde “açılımlar” yerine bu sorunları alt etmesi, vatandaşların güvenliği, gönenci ve mutluluğu için çaba harcaması, ülkenin yaşamsal sorunlarını çözmesi gerekmez mi?

Oysa Başbakan Erdoğan ve AKP, kendi beceriksizliğini örtebilmek, Türkiye’yi ne hale soktuklarını gözlerden saklayabilmek için Cumhuriyet’in temel taşlarıyla oynuyorlar.

Bu gidiş hayra alâmet değildir. Yolun sonu karanlıktır. AKP iktidarı sadece kendini değil, Türkiye’yi de uçuruma sürüklüyor!

 _____________________________

(*) Müdafaa-i Hukuk dergisinin daha önceki sayılarında çıkan yazılarım için bkz. www.serdar-ant.blogspot.com

Google
Del.icio.us
Yahoo

Digg

Facebook
StumbleUpon

 

 

Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle

doğrudan veya  dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur.

Taklitlerinden sakınınız!  

©  Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır.