Yazarın Önceki Yazıları

Hukukun Gücü ve Gücün Hukuku

İyimserlik ve Kötümserlik

Şefer

Türken Saylan

Yükselen Çıtalar

Mısır Seferi

“Medeniyet”

Buyurganlar

Yüzeysellikler

"Medeniyet"

Açılım

Varsayımlar

MHP'nin Açmazı

Güncellikler 16 Dile Duyarlı Bir Ozanımız: Mehmet Taner

Mustafa Sarıgül'e Çok Tesettürler Ve Yüksek Gökdelenler Dileğiyle

Güncellikler-13 Ali Püsküllüoğlu

Şu Bizim Cumhuriyet Ve "Orhan Pamuk" Olayı-I

Şu Bizim Cumhuriyet Ve "Orhan Pamuk" Olayı -II

Fransızlarla Başa Çıkmak

İyimserlik

Zayıf Düşen Atatürkçülük

"Kompleks"

"Bröve"nin Çağrışımları

Özgürlük İnsan Hakkı, Irkçılık Olmasaydı

Din Temelinde Laiklik Önerisi

Dünden Bugüne Çetin Altan

Orhan Pamuk Ve Salman Rusdi

Uğur Mumcu'yu Anarken

 

 

Mehmet YALÇIN

 

 
 

BAĞLAŞIMLAR

 

2009’dan bir görünüm:

Her yenisi bir öncekini aratan yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler geçiriyoruz; nefes nefese biryerlere koşuyoruz. “Bölündük bölüneceğiz, yıkıldık yıkılacağız” derken, 2009’da iş iyiden iyiye sarpa sardı. Nereden başlamalı, hangisini saymalı: Ödünler üstüne ödünler verilerek Ermenilerle yapılan anlaşmaları mı, giderek su yüzüne çıkan AKP – DTP – PKK dayanışmasını mı, Mahmur kahramanlarını (!) karşılama törenlerini mi, “Dersim” kışkırtmalarını mı, Reşadiye katliamını mı, PKK’yi aklama ve yurtseverleri karalama  çabalarını mı, Silivri “temerküz kampı”nı mı, telekulak rezaletlerini mi, hukuk ve ordu düşmanlığını  mı, bilmem kaçıncı kez imam hatiplileri tüm fakültelere sokma oyunlarını mı?..

Sözün bittiği yerde ağlama duvarlarına çığlıklar atarcasına yaptığımız eleştiriler sonuç vermiyor. Hiçbiri yayılımcı Batı’nın koruyuculuğundaki Cumhuriyet karşıtı yıkım koalisyonuna geri adım attıramıyor. Olup bitenler karşısında korku ve umutsuzluğa kapılarak baskılara boyun eğmek yazgıya dönüşmüş sanki. Yurtseverlerin hain sayıldığı, hainlerin demokrat kılığına girdiği, bitmek bilmeyen korkulu bir düş içinde kıvranıp duruyor gibiyiz. 

 

Benzerlik ve karşıtlıklar:

Toplum öylesine koyu bir sis içine sürüklendi ki ne iktidarı belli ne muhalefeti. AKP’nin şimdiki söyleminde “muhalefet” kavramı yalnızca CHP ve MHP’yi kapsıyor. DTP (ve de PKK) ile bağlaşım (ittifak) kurmuş görünüyorlar! Otuz yıla yakın süredir Güneydoğu’yu kana bulayan, yurt çapında kentlerimizi birer iç savaş alanına dönüştüren eylemlerin faturasını, “Ergenekon” adını verdikleri kurmaca bir örgüte çıkarmaya çalışıyorlar. Nerdeyse “Aslında PKK bir terör örgütü değil; her şeyi orduyla iç içe girmiş Ergenekoncular yapıyor; onu terörist bir düşman ordusu göstererek yürütülen ‘kirli savaş’tan getirim sağlayanlara hizmet ediyor” diyecekler. Reşadiye’de pusu kuranların eylemlerini belgeleyen telsiz konuşmalarını bile “kuşkuyla” karşılıyorlar. Bu konuşmaların yayımlanmasından sonra, yarım ağızla da olsa, “kimden gelirse gelsin cana kıymayı” onaylamadıklarını söyleyen DTP’yi bile sollamış görünüyorlar. Erdoğan, “Bu olayda da açılımı önleme”ye yönelik bir kışkırtma olabileceğinden söz ediyor. İki parti arasında zaman zaman patlak veren söz dalaşmaları, strateji’den çok taktik’le ilgilidir. Bir DTP’linin “Partimizi kapatacak olan Anayasa Mahkemesi değil (çünkü o bir araç), AKP’dir” biçimindeki suçlaması bile ‘stratejik’ anlamda aralarındaki bağlaşıma aykırı değildir. Tıpkı seçimler sırasındaki seçmen kitlesine yönelik atışmalarında olduğu gibi… DTP’nin kapatılmış olması da bu bağlaşımı bozmayacak. Çünkü ortaklaşa izledikleri “Kürk politikası”, bir iktidar savaşından çok, Cumhuriyet karşıtlığına dayanıyor. Öyle olmasaydı, laik yapılarından hiç kuşku duyulmayan Kürt örgütleri ve sözde demokrat yandaşları dinci AKP yerine laik cumhuriyetçilere düşman kesilirler miydi? Burada işleyen kural tamı tamına şudur: “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur”.

Türkiye’de durmuş oturmuş laik ve demokratik bir düzen henüz yerleşmemiş olduğundan, yani partiler üstü bir devlet yapısına bağlı kalınmadığından, bağlaşım gerekçeleri de değişmektedir. Bu açıdan MHP’nin iktidara karşı muhalefeti sözde “milliyetçilik” savına dayanıyor, ama koyu bir “Türkçülük” çağrışımı yapan “Ergenekon” suçlaması karşısında sus pus! Buna karşılık, laiklik karşıtı eylemler söz konusu olduğunda kıraldan çok kıralcı gibi dincilik silahını çekiveriyor ve bir bakıma AKP’yi laiklik karşıtı eylemlerinde yeterince kararlı olmamakla suçluyor (Cumhurbaşkanı seçimi ve türban yasasına ilişkin katkılarını anımsayalım).

Dincilik temelinde sıkı sıkıya bağlaşan bu iki parti (AKP ve MHP) darbe karşıtı gibi de görünmüyorlar. İşte buna iki örnek: Aralık 2009 başında Muğla’ya bağlı iki ilçe belediyesinde birbirine benzer iki önerge oylanmış. Konu aynı: Her iki ilçe merkezinde de Kenan Evren Caddesi’nin adı Cumhuriyet Caddesi olarak değiştirilmek istenmiş. Gazetelerin yazdığına göre, CHP’li üyelerin “ezici çoğunluk”ta olduğu Marmaris Belediyesinde önerge kabul edilirken, Fethiye’de çoğunlukta olan AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedilmiştir. Ayrıca yandaş kitlelerinin savsözleri de “Tekbiiir!” diye başlıyor, “Ya Allah, bismillah, Allah – ü ekber!”le sürüyor

Onların dilinde darbe karşıtlığı gibi, demokrasi ve milliyetçilik anlayışı ikirciklidir, takıyyeci’dir. Bir öncekinde olduğu gibi, bu bağlaşımda da aralarındaki atışmalar stratejik olmaktan çok, taktik düzeyde siyasal bir oyundur. . Kısacası, “laik ve demokratik cumhuriyet ilkeleri” söz konusu olduğunda MHP, AKP’ye değil, CHP’ye karşı derin bir muhalefet sürdürmektedir.*

Alevicilik ve Kürtçülük ayrımında da aynı ikircikli oyun geçerlidir. Örneğin Onur Öymen’in bir konuşmasına gösterilen tepkiler bunu açıkça ortaya koydu: Öymen Türkiye Cumhuriyeti’nin savunması söz konusu olduğunda zaman zaman “anaların ağlaması”nın kaçınılmaz olduğunu dile getirmiş, verdiği örnekler arasında Dersim kalkışmasını da saymıştı. Sen misin bunu söyleyen! “Fırsat bu fırsat” diyerek,  cımbızla ayıklanırcasına seçilip çıkarılan Dersim örneği, bir “alevi düşmanlığı” olarak yorumlandı ve tüm Aleviler kışkırtılmaya çalışıldı. Oysa böyle bir açıklamaya karşı kışkırtılabilen, daha doğrusu kışkırtılmaya hazır durumdaki Alevi kitlesi, aynı zamanda “Kürt” kimliği taşıyan Tunceli’yle sınırlı kalmıştır ki orası son yıllarda PKK’nın önemli bir eylem alanı ve DTP’nin kalesi durumuna gelmiş; bir kez daha dinci – ırkçı dayanışması kendini göstermiştir. AKP’nin ezeli düşmanı durumundaki Alevileri, daha çok onların oylarıyla ayakta durabilen CHP’ye karşı savunmaya kalkışması olacak şey midir?

Görünen odur ki Tunceli’de “Alevilik”,  Kürt bölücülüğünü destekleyen bir etiket olarak kullanılmaktadır. Kaldı ki Cumhuriyet tarihçileri Dersim kalkışmasının Alevilikle ya da Kürtlükle değil, kökeninin Cumhuriyet öncesine dayanan kaba bir aşiret sömürüsüyle ilgili olduğunu ortaya koymuşlardır.

Bırakınız solcu ya da Alevi olmayı, bu nasıl bir uygarlık düzeyidir ki, yayılımcı Batı’nın kaşıyarak duyarlılaştırdığı bir ırkçılık uğruna, yoksul halkın kanının emildiği ilkel bir toplum düzenini savunmak zorunda kalınsın, evrensel insan hakları değerleri temelinde oluşmuş çağdaş bir toplum anlayışına karşı savaş açılsın! Bunca yıl sonra, Alevi evlerini süsleyen Hazreti Ali (ve çoğu kez Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan üçlüsü) yanında yer alan Atatürk resmileri Tunceli duvarlarından indirilsin!

 

Güneşin Batı’dan doğduğu yer: İzmir

Her şeye karşın umutlar tükenmemeli, tükenmeyecek: Uygarlık tarihi hiçbir zaman geriye çevrilememiştir. Kişisel olarak ben umutsuz değilim ve bu iyimserlikte de yalnız olmadığımı düşünüyorum: Yüzüncü yılına yaklaşan tarihinde nice karanlık tuzakları atlatabilmiş çağdaş Türkiye Cumhuriyeti en az benim kadar umutlu yurtseverler kitlesini barındırıyor. Mustafa Balbay’ın sık sık dile getirdiği gibi, kara bulutlar arasında belirecek bir küçük mavilik kısa sürede genişleyecek ve ülke çapına yayılacaktır.  Niçin mi?

İşte bir örnek: Kendimi, İzmir’in Gündoğdu alanındaki mitinglerin uçsuz bucaksız “gelincik tarlası” içinde bir toprak zerreciği gibi duyumsadığım her seferinde, “Güneşin batıdan doğduğu yer işte burası” diye mırıldanıyorum ve birden bire devleştiğimi görüyorum. Bu bana o olağanüstü koroya tam bir özgüvenle katılma gücü veriyor:

 

Mus – ta –fa  Ke – ma – lin as – ker – leri – yiz!”

 

diye haykırabiliyorum avazım çıktığınca. Kurtuluş Savaşının bitkin askerlerinin 9 Eylül günü nasıl bir coşkuya kapılarak bayrak değişim töreni için, Kordon boyunca Vilayet Konağı’na doğru yürüyüşleri canlanıyor gözümde.  O ana değin, ancak ağzımı sessizce kımıldatarak katılabildiğim Onuncu Yıl ve Ulusal Marşımızı söylemekte yürekleniyorum. İzmir’de yükselen sesimin bütün Anadolu’ya yayılacak güce kavuştuğunu duyumsuyorum: Yüz binlerce İzmirlinin haykırması bir o kadar yükselerek tek bir sese dönüşüyor çünkü.

Kimileri  “Gâvur İzmir”  ve o da yetmedi “Faşist İzmir” diyorlar. Çok cılız ve anlamsız bir karalama çabasıdır bu. İnanıyorum ki burada ateşlenen gerçek demokrasi ışığı onları da aydınlatacaktır. Hiç korkmasınlar.

Nice mutlu yıllara!

 


* Zaman zaman Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP’ye yönelik övgüler içeren yazılar yazdım. “Keşke yazmasaydım” demiyorum, ama düş kırıklığına uğradığımı da belirtmeliyim.  2007 seçimlerindeki göreceli başarısında, az da olsa,  Atatürkçü yurtseverlerin katkısı olduğunu düşünüyorum. Belli ki MHP AKP’nin oy tabanına göz dikmiş. Onun milliyetçiliği, “milli görüşçülük ”le daha çok bağdaşıyor gibi geliyor bana. Bu partide gördüğüm tek olumlu gelişme, ülkücü şiddetine artık fazla yüz vermiyor olmasıdır.

 

Google
Del.icio.us
Yahoo

Digg

Facebook
StumbleUpon

 

Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle

doğrudan veya  dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur.

Taklitlerinden sakınınız!  

©  Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır.