30-40 yıl önce ABD’nin
‘Yeşil Kuşak Teorisi’ne(1) uygun olarak Türkler için öngördüğü
durum şöyleydi: Müslüman, muhafazakar, liberal ve
Batı hayranı bir toplum. Türk halkını bu yapıya taşımak için
NATO bünyesinde kurulan örgütün adı ‘Gladyo’(2) (Özel Harp
Dairesi) idi. %70’i sağcı, % 99’u ‘Müslüman’ ve bir o
kadar da liberal Batı hayranı insanımız var. ABD’nin 40 yıl önce
öngördüğü hedefin gerçekleştiğini görmekten ABD bugün için memnun mudur,
bilmiyoruz...
Vaktiyle Kuvayi
Milliyecilerin ‘tam bağımsızlık’ şiarını şiar edinerek yola
çıkan, biraz da dünyadaki sol rüzgarların etkisiyle ABD karşıtlığı
temelinde örgütlenen gençliğin, bu antiemperyalist mücadelesi
birkaç kez bu örgüt tarafından sekteye uğratıldı. Hukuk ve insanlık dışı
pek çok uygulama içinde ne kadar yurt sever öldürüldüğünü de bilen yok
maalesef. O günleri yaşayanlardan Kontrgerilla’ya misafir
olduktan sonra sağ olarak dışarıya çıkmayı başaranların:”Burası
Kontrgerilla, burada Anayasa sökmez, burada uluslar arası sözleşmelerle
insanlara tanınmış haklar da geçmez, burada Tanrı’ya da dua etmeye
gerek yok, o sizi burada ‘duymaz’!”(3) şeklindeki hatıraları
hafızalardan silinmedi daha. İşkencenin en adisinin yapıldığı bu
birimlerde olup bitenden ABD haberdardı. Guantanamo’da
yapılanlardan söz etmek bile ayıptır Kontrgerilla işkence hanelerinde
yapılanların yanında. O gün solculara bu yapılanlara “oh oldu!”
diyenler ise, bugün iktidardadır…
Bu birimden emekli
olanlara sorarsanız:“Amerikalılar müşavirlerimizdi; başlangıçta 40-50
kadar subay CIA ile işbirliği içinde çalışıyorduk; teşkilat
komünizme karşı kurulmuştu; işgal söz konusu olduğunda
düşmanı taciz ile sivil direnişi organize etmekti
görevimiz; bu nedenle birimde toplanan bilgilerin ‘gizli’
kalması normaldir; aksi halde düşmana karşı yapılacak olan olası
eylemler düşman tarafından da bilinebilirdi; birimin adının ‘
Seferberlik Tetkik Dairesi’ olarak değiştirilmesi dikkat çekmemek
için düşünülmüş bir önlemdir; son zamanlarda birimin görev tanımı, ‘gayri
nizami harp tekniklerini uygulamak’ olarak değiştirilmiştir;
önceleri maaşlarımızı da ABD öderdi, fakat sonradan bu
durum da değişti” diyeceklerdir...
Aradan geçen zaman
içinde “iç ve dış düşman” tanımı da değişti. Aynı şekilde ‘tehlike’
kavramı da güncellendi. Kontrgerilla’ya göre iç tehdit olarak
kabul edilen ‘milli görüş’ü temsil edenlerin yarısından çoğu
devletin en tepe noktalarına kadar geldi... Bu arada ‘irtica’ da
doğal olarak tehlike olmaktan çıkartıldı. ABD’nin kendi elleriyle kurup
bugünlere getirdiği ‘Gladyo’ acaba bu arada onlar farkında olmadan
anti-Amerikancı bir çizgiye gelebilir miydi?.. ABD’ye rağmen bu
olabilir miydi?... Bugün cevabı aranın bir diğer soru da budur… 1
Mart tezkeresinde ayak bağı olanlar ve Türkiye tarihi içinde
Amerikan karşıtlığını bu kadar yükseğe tırmandıranlar buralarda
kalanlar olabilir miydi?.. Zira görünüşe göre; ‘Gladyo’ namı diğer
‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ bugün için, yeni görevler üstlenerek
kuruluştaki işlevini değiştirmiş olmalıydı... En azından tedbirli bir
haber alma teşkilatı bu ihtimalleri mutlaka hesaba katardı... Ancak bir
işgal halinde ortaya çıkacak olan ve askeri bir birim
olarak kalması gereken birim, eski alışkanlığı gereği ‘durumdan
vazife çıkartarak’ böyle işlere girişmiş olabilir miydi?.. Geçmişte
ABD’nin kontrolü altında olan ve ABD için içinde bir tek ‘ sır’
bile bulunmayan bir örgüt hakkında kuşkuların bir an önce giderilmesi
gerekiyordu...
“Özel Harp
Dairesi”ndeki ‘özel’ yetiştirilmiş personel şimdi nerelerdedir?
Bu personelin asker kesiminden gelenlerinin isimlerinin önüne
‘özel’ sözcüğü bir sıfat gibi eklenerek
‘Özel Kuvvetleri’, polis kesiminden gelenlerin ise ‘Özel
Harekat Polisleri’ni oluşturdukları söylenmektedir. MİT
kanadından gelenler geri yerlerine gitti diyelim; sizce sivil
kanattan gelen “milliyetçiler” nerelerdedir?.. Onlar ‘özel’
sıfatını isimlerinin başında bulunduran ‘sivil’ bir örgüt kuramadılar
ama, ‘organize suç örgütü’ diye tanımlanan faaliyetlerine ‘mafya’
olarak devam ettiklerini bilmeyen kalmadı!.. PKK lideri
Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak teslim edilmesine
kadar geçen süre içinde iktidarlar, isimlerinin başında ‘özel’ sözcüğü
de bulunan bu eğitimli yapılardan ASALA ve PKK terörüne
karşı ‘gayri nizami harp’ tekniklerini bilmeleri ve bunları
uygulama yetenekleri dolayısıyla
yararlandılar. Hatta bir dönem iktidarlar bu ‘kuvvetlerle’
öylesine içli dışlı oldular ki, bunları siyasi rakiplerine
karşı bile kullandılar. Böylece başına buyruk hale gelen bu
yapılanmalar, sonunda özelleştirme ihalelerine varıncaya kadar
burunlarını soktular. Ne yazık ki, bu ‘ülkücü’ mafyalar giderek işi
başbakana yumruk atmaya kadar götürdüler!..
Abdullah Öcalan’ın
yakalanması ve PKK terörünün bitirilmesiyle bu ‘özel’ yapılanmanın ‘hizmetine’(!)
de gerek kalmadı. Muhtemelen önce mali sonra da insan
kaynakları kesildi. Zor duruma düşen ‘mafya’ varlığını sürdürebilmek
için kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. “Tahsilat”
işinde bayağı bir deneyim kazandılar bu süreç içinde. AKP’nin 2002
yılından sonra “çökerttik!” diye övündüğü organize suç
örgütlerinin çoğu bunlardı. ANASOL iktidarı AB’ye uyum
düşüncesiyle bazı düzenlemeler yaparken, kaldırılmış olan ‘Devlet
Güvenlik Mahkemeleri’ yerine, aynı işlevi görmesi için bugün 250.
maddeye göre yetkili diye tabir edilen ‘Özel Yetkili Ağır Ceza
Mahkemeleri’ kurdu. Beklenmedik bir şekilde iktidara gelen AKP
bu hukuki yapının içinde –muhalefeti de atlatmak suretiyle- ‘gece
yarısı operasyonları’ ile ufak tefek değişiklikler yaparak manevra
alanını iyice genişletti. Birkaç yönetmelik değişikliği de yaptıktan
sonra ‘Ergenekon Davası’ olarak bilinen davanın alt yapısı için
gerekli olan her şey hazırlanmış oluyordu. Operasyon bu elverişli
koşullar altında başladı, devam ediyor… Yalnız kuşkulu olan, yeterince
dinlenemeyen bir tek yer kalmıştı. Seferberlik Tetkik Kurulu
ve onun ‘Kozmik Odaları’!..
Oralarda ne
yapılıyordu, ABD ve onun kader ortağı AKP bunu tam olarak bilemiyordu.
‘Devlet sırrı’ kavramına bile yeni bir tanımlama getirilmiş
olmasına rağmen, Genel Kurmaya bağlı olan bu birimin içinde ne
olup bittiğini, ABD karşıtlığının bu düzeye gelmesinde bu birimin bir
etkisi olup olmadığını bilen yoktu. Atlantik ötesinden bu soruların
cevapları bekleniyordu...
“Arınç’a Suikast”
manşetleri eşliğinde Türkiye’nin gündemine oturtulan operasyon ile bu
sorunun cevabı bulunacaktı!.. ‘ Asimetrik savaş’a ona göre
yeni ‘silahlarla’ kalındığı yerden devam edilebilirdi… Çünkü 1 Mart
Tezkeresi ile ABD Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşmakta olduğunu fark
etti. Ayrıca resmen olmasa da ‘dış tehditler’ arasına ABD’nin
eklenmesi ikili sohbetlerde konuşulmaya başlandı. Seferberlik Tetkik
Kurulu da ABD açısından bu sorunun kaynağı olabilirdi!.. Zaten
yıllar önce tasfiye edilmesi gereken bu birim ne diye canlı
tutuluyordu?.. Diğer yandan, Türkiye’nin NATO’ya alternatif arayışlar
içine girmesi vaktinin geldiğini, bazı generallerin ulu orta konuşması
ABD’nin kuşkularını iyice artırmıştı. Bu nedenle bütün bu olup
bitenlerin Seferberlik Tetkik Kurulu tarafından “soğuk harp
teknikleri” kapsamında uygulamaya konulmuş olma olasılığı yabana
atılacak fikir değildi. Türkiye’nin AB’ye üyeliğini açıktan destekleyen
ABD, Fransa ve Almanya’ya yeterince ağırlığını
hissettiremedi. Bu nedenle alternatif pakt arayışı mantıksız gelmiyordu.
Diğer yandan Özel Kuvvetlerin Kuzey Irak’taki varlığı da ayrı bir
rahatsızlık konusu olarak ortada duruyordu. Komünizm çökmeden önce
Gladyo’nun Türkiye ayağı olan ‘Özel Harp Dairesi’de ne olup bittiğini,
harcamaları ABD yaptığından, gayet iyi biliyordu. Hatta
talimatnamelere kadar pek çok şeyin ABD’den aynen tercüme edilerek
geldiği gizlenmiyordu. Gladyo’nun bütün NATO üyelerindeki
yapılanmasının tasfiye edilmesine karar verildikten sonra, bizde
tasfiye edilmemiş olması önceleri pek önemsenmese de, Amerikan
karşıtlığının hızla yükselmesi üzerine, bu işte Özel Harp Dairesinin bir
rolünün olup olmadığını bilmeyi ABD kendine hak sayıyordu. Zira bu
birimle organik bağlantı resmen kesik olduğundan, “ kozmik odalarda”
ABD aleyhine dönen bir dolap var mı, bundan haberdar olmak çok da
kolay değildi...
‘Arınç’a suikast’
haberi bu nedenlerle uydurulmuş bir senaryoya tıpa tıp uyuyordu. Bizzat
Arınç’ın kendisi Genel Kurmay’ın açıklamasını, ‘tevil yollu ikrar’
(4) olarak kamuoyuna duyurdu. Birkaç gün sonra bu olayın en fazla bir ‘tarassut’(5)
olabileceğini, suikast için inandırıcı hiç bir kanıt bulunmadığını
söylemesine söyledi de, bizim yalan haber tüketicileri hala
suikastta diretiyordu. Plana uygun olarak ‘kozmik odalara’
girildiği sırada, ‘ eczacıları teslim alma’ planı ile ‘asgari
ücret’ konusu kamuoyunun dikkatinden kaçırılıp “hallediliyordu”!..
Bu cadı kazanın ateşini yakma görevi bu defa işin farkında olmayan
Tekel işçilerine düştü... DTP’nin kapatılması üzerine
sokağa dökülen Kürtler ile KCK operasyonu nedeniyle dökülecek
olanlar ise, ne yapacağını şaşırmış durumda bir köşede beklemek zorunda
kalmışlardı. Zira bu “kozmik”(6) durum içinde onların
eylemlerinin haber değeri bile olmayacağı aşikardı...
Peki bu suikast ihbarı
nereden geldi, ihbarı yapan kimdi?.. Bu soru hiç tartışılmadı.
Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Ali Sirmen 02.01.2010 tarihli köşe
yazısında ihbarın ABD’den yapıldığını açıkladı. Kozmik odadaki
belgeleri inceleyen hakimin izlenmesi iddiaları ise tam bir
komediydi. Bu ihbarı yapanın incelemeleri yapan hakim olduğunu
öğrendiğimiz zaman karikatür tamamlanmıştı. İddianame
düzenlenmeden bir ceza hakimin delil toplamaya kalkışması, iddia
makamının görevine müdahaledir. Bu durumda yargılama makamı aynı zamanda
iddia makamı yerine geçtiğinden tarafsız yargı da yara aldı.
Hakimin acelesi nedir bunu kimse anlayamadı!.. Sağlam kanıtlara
dayanılmadan da bir dava açılabilirdi. Bu davada ileri sürülen
iddialarla ‘kozmik oda’da araştırma yapılması istenebilirdi. Bu yasal
yoldan gitme yerine yeni bir hukuki tartışma başlatmaya ne gerek
vardı, o da anlaşılamadı!?.. Bu komedide görev alanlar askerlerin
kendilerini izlemesinden kuşkulandığından ‘ polisi’ arıyorlar;
yarın da polis izlemeye başlarsa o zaman da ‘askeri’ arayacaklar
herhalde... Hukuku uygulamak kimsenin aklına gelmiyor nedense!..