Ali ERALP

 

 

KÜRT AÇILIMI,

BİR AMERİKAN

AÇILIMIDIR…

                                     

 

Herkes gibi benim de birçok arkadaşım oldu yaşamım boyunca. Arkadaşlarımın arasında Kürt, Arap, Yahudi, Rum da vardı. İyi geçinirdik.  Kimse kimsenin ırkıyla, kültürü ile uğraşmazdı.  

Kürt Kürtlüğünü, Arap Araplığını, Türk Türklüğünü bilirdi. Kimse kökenini, doğduğu yeri yadsımazdı.  Ama bunun için, kimse kimseyle kavga da etmezdi. Çünkü o yıllarda ırkçılık, bölgecilik, ayrımcılık tohumları ekilmemişti daha. Kimse kimseye düşman değildi. Kimse kin, nefret, öç alma duygularını tanımıyordu henüz.

Anamız, babamız, uzak ve yakın çevremiz de bu duyguları yaşamamıştı. Onlar da dostça geçinirlerdi. Birbirlerine karşı saygılıydılar. Dayanışma içerisindeydiler.  Biz, onlardan bunu görmüş, bunu öğrenmiştik.  

 Babalarımız, dedelerimiz Türk’üyle, Kürt’üyle Fransız’a karşı Gaziantep’i onbir ay nasıl koruduklarını, düşmanı Gaziantep’e onbir ay nasıl sokmadıklarını anlatırlardı bizlere. Karayılan’ları, Şahin’leri, kendilerine destek veren Kürtleri anlatırlardı. “Vurun Antepliler namus günüdür” diyerek vatan savunmasını, namus savunmasına dönüştürüp düşman karşısında ”tek vücut”, “tek yürek” oluşlarını anlatırlardı.

Kimse kimsenin dinine, diline, ırkına, gelenek ve göreneklerine, giyimine kuşamına karışmazdı. Alt kimlik, üst kimlik nedir, bilmezdi. Kimse kimseyi hor görmez, aşağılamazdı. Herkes işinde gücünde yaşamını sürdürüp giderdi.

Ne Lisede, ne üniversitede okul arkadaşlarımla etnik konularda tartıştığımızı anımsamıyorum. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında bütünleşmiştik. Ülkenin tam bağımsızlığından yanaydık. ABD emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmiştik. İşçi, öğrenci eylemlerine birlikte katılmıştık. Grevlere, boykotlara birlikte omuz vermiştik. Yargıç huzuruna birlikte çıkmıştık. Doğusu ile Batısı ile tüm Türkiye’nin sorunlarına birlikte çözümler aramıştık.

Peki, şimdi, ne oldu da bu dayanışma, bütünleşme, kardeşlik ortamı, düşmanlık ortamına dönüştü? Ne oldu da Türk’le Kürt cephe cepheye geldi?

Ne olduysa 1980’lerden sonra oldu. Atılan kin ve nefret tohumları bu tarihten sonra yeşermeye başladı.

Peki, daha önce Kürt’ler baş kaldırmıyor muydu? Çatışmalar, ayaklanmalar, isyanlar yok muydu? Elbette vardı. Ama bu olaylar yerel olaylardı ve daha çok Cumhuriyet hükümetini benimsemeyen, rahatı kaçan ağalar, şeyhler tarafından çıkarılıyordu. Kısa zamanda da bastırılıyordu.

Hem Türkiye’de, hem de Irak’ın Kuzeyinde etnik sorunların kaşınmasına, 20. Yüzyılın son çeyreğinde başlandı Bu işe öncülük eden güç ise ABD’den başkası değildi.

 

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

1980’lerde emperyalizm, “küreselleşme” adı altında “Yeni Bir Dünya Düzeni” kurmak istedi. Bu düzende ulus devletlere, ulusal yapılanmalara ve kuruluşlara yer yoktu. Ama ulusçuklara, azınlıklara, aşiretlere, tarikatlara yer vardı. Emperyalist sömürü çarkının sağlıklı işleyebilmesi için ülkeler parçalanmalı, kamu mülkiyeti özelleştirilmeli, devletçilik uygulamalarına son verilmeliydi.

Bu nedenle emperyalizm, bir parçalama, bölme aracı olarak etnik ve dinsel faklılıklara sarıldı. Bu farklılıkları daha da derinleştirip, keskinleştirerek, grupları çatışma ortamına sürükledi.  Yoksul halkları birbirine düşürdü. Kürt’le Türk’ü, Şii ile Sünni’yi, Arap’la Yahudi’yi, Sırp’la Hırvat’ı karşı karşıya getirdi. Irkçılık, tarikatçılık, mezhepçilik, milliyetçilik cepheleri açıp, onları savaştırdı. Sonra da çıkarına göre, bazen birini bazen ötekini destekledi. Onların maddi ve manevi kayıplarını, güçsüz düşmelerini keyifle izledi… Aynı zamanda bu farklılıkları, bir tehdit ve şantaj silahına da dönüştürerek, hükümetlere dilediğini yaptırdı.

Bu oyunları Latin Amerika’da, Afrika’da, Kafkaslarda da sergiledi. Burnunu soktuğu her ülkede mutlaka bir etnik ya da dinsel azınlık buldu ve onları çatışma ortamına sürükledi. Kolları, bacakları, tüm gövdesi ile ülkelerin siyasal, sosyal, kültürel yaşamına girdi.

Böylece, etnik sorunlar, bir ülkenin iç sorunu olmaktan çıkıp uluslararası bir nitelik kazandı. Küreselleşti. Emperyalizm, bu farklılıkları kullanarak çeşitli planlar ve tertiplerle ülkeleri yönlendirmeye hız verdi.

 Yeni Dünya Düzeni oluşturma çabaları, emperyalizmin yıllardan beri yararlandığı “Böl, Yönet” taktiğinin çağımıza uyarlanmış yeni bir versiyonundan(!) (biçim)  başka bir şey değildi.  Bu yeni sömürgeciliğin ideolojisi ise Fidel Castro’nun vurguladığı gibi “neoliberalizm” idi. İnsan hakları, özgürlük, demokrasi sözcükleri ise onun kulağa hoş gelen uyutma araçlarıydı.

Bu yöntemler Yugoslavya, Irak, Afganistan ve dünyanın bazı yerlerinde denendi ve hedefine ulaştı. Örneğin, ABD emperyalizmi, Yugoslavya’yı parçalayabilmek için Hırvat, Sloven, Boşnak, Arnavut ırkçılığını kullanmıştı. 1990-1992 yılları arasında bu ülkeler ve daha sonra da Makedonya, Sırbistan, Karadağ Cumhuriyetleri, federasyondan ayrılmıştı.

Emperyalizm önce Yugoslavya’da neoliberal, ırkçı, yoz düşüncelerle kitlelerin beyinlerini yıkamış; sonra da vahşi, acımasız, kanlı yöntemlerle halkları birbirlerine kırdırarak, federasyonu ortadan kaldırmıştı… Böylece, Tito’nun bağımsız, başı dik, birleşik ülkesi parça parça edilmiş, tarih olmuştu.

Bugün yeryüzünde Yugoslavya diye bir ülke yok artık.

 

KÜRESEL EMPERYALİZM VE ORTADOĞU

 Yeni Dünya Düzeninin uygulayıcıları ve savunucuları Türkiye’de Turgut Özal, Yugoslavya’da Ante Markoviç’ti. Her ikisi de aynı yıllarda başbakanlık koltuğuna oturmuş, “dünyaya açılma” adı altında küresel emperyalizmin gönüllü işbirlikçiliğine soyunmuştu. Ne şaşırtıcı bir rastlantıdır ki her iki lider de ABD’de “Wisconsin Üniversitesi”nin “Yeni Dünya Düzeni” adlı seminerlerine katılmış, derslerini başarı ile öğrendikten sonra, alanlarında uzmanlaşarak ülkelerine dönmüşler, işbaşı yapmışlardı.

 “Serbest piyasa ekonomisi” adı altında yürütülen serbest piyasa vurgunculuğunu, her iki ülke de bu iki başbakanın zamanında tanımıştı.

 Serbest piyasa ekonomisinin ve neoliberal düşüncelerin yaygınlaştırılmasının yanında Turgut Özal’ın bir başka görevi daha vardı ki o da ABD’nin Ortadoğu’da yapılanmasına yardımcı olmaktı. O, ABD’ye verdiği bu hizmeti,“Bir koyup üç almak” formülü ile gizlemeye çalışıyordu ama Irak’ın Kuzeyinde ABD’nin bir kukla Kürt devleti oluşturup, Ortadoğu’ya yerleşme çabaları Türk Silahlı kuvvetlerini rahatsız etmişti. Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifası duyulan rahatsızlığın bir belirtisi idi. Ayrıca,  ABD’nin güneydoğudaki sinsi planlarına karşı çıkan Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis de kaza süsü verilmiş bir suikasta kurban gitmişti.

Daha sonraları bölgeye yerleştirilen “Çekiç Güç”, helikopterlerle bir yandan PKK teröristlerine gıda ve bazı ihtiyaç maddeleri atarken, bir yandan da Barzani’ye, Talabani’ye ve aşiretlerine koruma görevi yapıyordu.

 Bugün her iki aşiret reisi de ABD tarafından Irak’ın Kuzey’inde oluşturulan Kukla hükümette önemli görevler üstlenmişlerdir. Zamanında kendilerine sağlanan desteğin ve yardımların diyetini şimdi ödemektedirler.

Özal’ın Kürt sorununda Öcalan’ı muhatap alıp, örgüte karşı yumuşak bir politika izlemesi, PKK’nın güçlenmesini sağladı. Ama terör örgütünün asıl gelişmesi, 2002 yılında AKP’nin hükümet olması ve ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden sonra gerçekleşti.

Amerika’nın Kürt politikasını daha iktidar olmadan önce liderleri aracılığı ile onaylayan AKP,  yönetime geçer geçmez, Türkiye’nin geleneksel Ortadoğu politikasını terk etti. Kırmızı çizgilerini bir kenara attı. Ülkelerin ulusal kimliğini yozlaştırıp, yok etmek isteyen emperyalist görüşü kendine kılavuz seçerek, yurdumuzu etnik ve dinci temelde yeniden yapılandırma mücadelesine girdi.

 Çünkü AKP, ABD’nin koltuk değnekleriyle hükümet olmuştu. Borcunu ödemek zorundaydı.   Bu nedenle Recep Tayyip, BOP eşbaşkanlığına soyundu ve ABD’nin Irak’a yerleşmesinde ve Büyük Ortadoğu Projesinde önemli görevler üstlendi. Diyarbakır’ı “bir yıldız” yapacağını tüm dünyaya ilan etti.

Fuller de onunla aynı görüşteydi ve Recep Tayyip’’le aynı dili konuşuyordu.  BBC Türkçe servisinde şunları söylüyordu:

“Mutlu bir Diyarbakır, Türkiye’nin dış sorunlarında kullanabileceği çok önemli bir araç olacaktır…”  

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözüyle Kürt, Laz, Çerkez Boşnak, Abaza, Sünni, alevi, tüm halkı bir çatı altında toplama çabasına karşılık, AKP ayrıştırma yolunu seçti. Bu, emperyalizmin ekmeğine yağ süren bir “böl, yönet” politikasıydı. Bu, ABD’nin yoluydu. Yugoslavya bu yöntemle parçalanmıştı. Irak, Afganistan bu yolla parçalanmıştı. Türkiye’yi de geçmişte Sevr haritaları ile bu yolla parçalamak istediler ama karşılarında Atatürk’ü buldular.

 

Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin 137. sayısından  okuyabilirsiniz!

(Dergi satış noktalarını görmek için tıklayınız

   
Google
Del.icio.us
Yahoo

Digg

Facebook
StumbleUpon

   

Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle

doğrudan veya  dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur.

Taklitlerinden sakınınız!  

©  Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır.