|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Tahsin YÜCEL AYIPLA KAYIP ARASINDA
Benim çocukluğumda
bilmeden ayıp bir şey yapmanın pek de önemli olmadığını belirtmek için
“Aldırma, yavrum, başına bir “k” koyarsın, olur kayıp”, derlerdi. Ama
benim çocukluk dönemimin üzerinden çok yıllar geçti, şimdi yirmi birinci
yüzyıldayız, nice ayıplar kendiliklerinden kayıp oldu. Kimileri de
bayağı ileri götürdü işi, kimi eski ayıplar da bir başarı, bir üstünlük,
bir övünme nedeni olup çıktı. Ama, benzetmek gibi olmasın, Cumhuriyet
Halk Partisi’nin genel yazmanı Önder Sav’ın bunca yıldır birlikte
çalıştığı Deniz Baykal’ı çevrim dışı bırakarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu
başkanlık koltuğuna oturtma eylemi bu çocukluk çözümümün son dönüşümünü
getirdi usuma. Getirmesi de doğaldı doğrusu. Hürriyet’te (6. 6. 2010) okuduğumuza göre, Önder Sav, Ege’de Son Söz adlı gazetede kendisiyle yapılan bir konuşmada, “Kaset olayı çok feci, ayıp bir olaydı. Gerçekten komploydu”, diyor, arkasından da Deniz Baykal’ın Cumhuriyet Halk Partisi başkanlığından kendisiyle görüşmeden ayrılmasını başına kakıyor, “İstifa ettiği gün, ben onun elli üç yıllık dostuyum, arkadaşıyım, genel sekreteriyim. Belki benle oturup o konuyu konuşsaydı, onu daha büyük, farklı boyutlarda tutabilirdik”, diyordu. Yani elli üç yıllık dostunun Cumhuriyet Halk Partisi başkanlığından kendisine danışmadan ayrılıp sessizce evine çekilmesinin doğal bir tutum olduğunu düşünecek yerde, kendisinden görüş almamış olmasını bir aykırılık olarak değerlendiriyordu. Bu tutum, özel mantığına göre, kendisine elli üç yıllık dostluğu bir çırpıda silip atma hakkını veriyor, bu hakkı elde ettikten sonra da elli üç yıllık dostunu da, partisinin kimi üyelerini de alay konusu yapmakta bir sakınca görmüyor, örneğin partisinin Gençlik Kolları’nın Baykal için düzenlediği bir toplantıyı “saçma sapan” diye nitelemekte, bu arada, girişimin “fos çıktığını” söylemekte bir sakınca görmüyordu. Ama kendisi, işini bilen bir partili olarak, Kılıçdaroğlu’yla “kimsenin bilmediği, bilemeyeceği bir yerde” birkaç kez buluşup anlaştıklarını, bu anlaşma ya da uzlaşmayı eşlerinden bile gizledikleri belirttikten sonra da göğsünü gere gere “O kadar bir hedef saptırma yaptım ki ben o açıklamadan önce. Bu binadaki basın koordinatörlüğü bile fark edemedi bunu. Bana sordular SMS gönderelim mi bu toplantıya ilişkin diye. ‘Hayır. Ne münasebet! Kemal kendi olanağı ile yapsın, partinin olanağını niye kullanayım onun için?’ dedim. Bunlar zannettiler ki biz Kemal’le ayrıyız ve ben onu paramparça edeceğim! Tam bir hedef saptırmaydı o”, diyordu. Evet, böyle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel yazmanı, Deniz Baykal’ın elli üç yıllık arkadaşı “tam bir hedef saptırma” edimiyle tam bir utkuya ulaşmış olmakla övünüyordu. “Övünür de övünür. Burası Türkiye, kimler nelerle övünmüyor ki?” diyeceksiniz. Atatürk’ün, İnönü’nün partisinin söz konusu olduğunu düşünmezseniz, kahkahalarla gülmeniz de olanaklı. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle doğrudan veya
dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur. © Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||