|
Yeni Sayı
3
Yeniçağ Gazetesi’nde Sansür
Fethullah Gülen’den Söz Etmek Yasak
Prof.Dr.Çetin
YETKİN
18 Ocak
2009 tarihinden beri Yeniçağ gazetesinde köşe yazısı
yazmaktaydım. 4 Ağustos 2010 tarihine kadar, doğrusu, dilediğim
konuda özgürce yazdım, hiçbir biçimde yazılarıma karışan olmadı. Bu
arada birkaç yazı dizim de gazetede yayınlandı. Bu açıdan, gazete
yönetimine teşekkür borçluyum. Okurlardan gelen iletiler de son
kerte olumlu ve yüreklendiriciydi. Ne ki, bu özgürlük, 4 Ağustos
2010’a kadar sürdü. 5 Ağustos günü yayınlanması için gönderdiğim
yazımın yayınlanamayacağı, başka bir yazı göndermem istendi. Gerekçe
olarak da “cemaatler” konusuna gazetede hiçbir biçimde yer
verilemeyeceği bildirildi. Başka yazı göndermeyeceğimi, söz konusu
yazım yayınlanmayacak olursa gazeteden ayrılacağımı söyledim.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
4
F Tipi Devlet
Altemur
KILIÇ
F tipi eğitim… F tipi polis…. F tipi
savcı … F tipi yargıç… Bunların hepsi, yani Fethullah Gülen Cemaati
tipleri, bütün kurumlara sızdı ve yerleşti…Sıra, kaçınılmaz olarak,
önce F tipi komutanlara ve F tipi Orduya, sonunda da Fethullah Gülen
cemaatı “Devletine” gelecek…
Gelecek, çünkü yakıştırma
iddialar, telefon ortam dinlemeleriyle gizli sanıkların ihbarları ve
bir haham bozuntusunun iddialarına dayanılarak, mevhum “Ergenekon
Çetesi” hakkında sayısını unuttuğum iddianamelerle davalar
açılırken “masumiyet” karinesine rağmen kahraman subaylar, kıymetli
bilim adamları ve cesur gazeteciler aylarca hatta yıllarca
cezaevlerinde çürütülürken, bu cemaat çetesi hakkında, bırakın
araştırma yapılmasını, her yere sızmasına hala olanak verilmesi
hatta yardım edilmesi, akıllara zarar… Ama sanıklarla polisler
savcılar aynı olursa akıllara yakın!
>> Yazının devamını
17
Kemalizm’e Karşı Saldırılar Ve Bizi
Bekleyen
Yeni Kavga Sahası:
Yeni Bir Türkiye Kurmak İsteyenler İçin
Kaçınılmaz
Olarak
Yeni Bir Tarih Yazmak Zorunluluğu
Ulvi
ÖZDEMİR
Türkiye’de bugün
yaşananlar Thomas Kuhn’un önemli yapıtı ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’
adlı çalışmasında öne sürdüğü bir paradigmadan diğerine geçiş
aşamasına denk düşüyormuş gibi görünüyor. Bazılarına gore “yeni” bir
Türkiye’nin kuruluyor olması, “eski” Türkiye’nin bütün
dayanaklarının tartışılır hale gelmesine yol açıyor.
Karşıdevrimin
de bir devrim olması gerçeğinden hareketle bir tarafın devrimci
bulduğu bu değişim diğer taraf için karşı devrim olarak
adlandırılması, özünde düşünsel anlamda bir devrimci durumun
yaşandığı gerçeğini değiştirmiyor. Sonuçta Türkiye’de yaşanan bu
ikilik, bu süreci iki kampı ya da iki düşünce demetini kıyaslayıp
iyisini seçmekte kullanılabilecek nesnel ölçütlerin var olduğu bir
ortamın ortadan kalktığı bir süreç haline getirmiştir. Başka bir
deyişle Türkiye’de bugün yaşanan süreç, yaşanılanların,
tartışmaların, karşılıklı konumlanmış düşünce demetlerinin ortak,
tarafsız, nesnel ölçütlere göre değerlendirileceği bir süreç
değildir. Dolayısıyla buradan ortak, tarafsız bir ölçüte göre
üzerinde uzlaşma sağlayacağımız bir “iyi” çıkmayacaktır. Güçlü
olanın iyisi, “tarih” olarak yazılacaktır.
Thomas Kuhn’un bu çok tartışmalar yaratan kitabının Türkiye’deki ilk
baskısına kitabın kendisi kadar önemli bir önsöz yazmış olan Nilüfer
Kuyaş, önsözün bir yerinde şunları söylüyor:
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
20
Bakan Çubukçu Neden
Zübeyde Hanım İsmine
Karşı Çıktı?
Burhan
ÖZBEY
Milli
Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Başöğretmen Atatürk’ün Rahmetli Annesi Zübeyde Hanım’ın isminin İzmir’de yeni açılacak
üniversiteye verilmesini istememiş. CHP’lilerin vermiş olduğu
önerge, Bakan Çubukçu’nun itirazı ve AKP’lilerin oylarıyla
reddedilmiş.
Basında
çıkan haberlere göre; yeni açılması planlanan 8 üniversiteden biri
Kayseri’de olacakmış. Kayseri’de
açılacak üniversite’ye ne isim verilmiş, biliyor musunuz?
“Kayseri Abdullah Gül”
İzmir’de
açılması planlanan üniversite’nin adının Zübeyde Hanım
olmasına şiddetle hayır(!) Kayseri’de açılacak olan ve adı “Kayseri
Abdullah Gül”(!) olarak konulan
üniversiteye yürekten alkışlarla evet öyle mi?
Abdullah
Gül kim?
Birkaç
yıl öncesine kadar, kurucuları arasında yer alan, daha sonra bu
partide aktif görevler almış, sonra AKP milletvekillerinin
oylarıyla Köşk’e çıkmış bir siyasetçi? Seçimde milletin yarısından
fazlasının oy vermeyerek karşıt olduğu bir partinin temsilcisi…
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
23
Lozan’ın Başlangıcı Erzurum Kongresi’dir!
Prof.Dr.Özer
OZANKAYA
Tarihten ders almayı başaramayan uluslar onu yeniden yaşamak zorunda
kalırlar.
Tarihten ders almak demek,
orada yer alan tatlı ve acı olaylardan çıkacak ilke ve değerlerin
yeni kuşaklarca ve henüz kavramamış olanlarca öğrenilip
kavranmasını, genel olarak toplumda bilinç tazelenmesini ve bu ilke
ve değerlerin daha etkin biçimde uygulanmasını sağlamak içindir.
Bu yıl,
bütün insanlığın özlemini çektiği bir Uygarlık Tasarımı
niteliğindeki Türk Bağımsızlık Savaşı ve Türk Demokrasi Devriminin
temellerinin atıldığı Erzurum Kongresi’nin 91. Yıldönümüdür.
24 Temmuz
1923 de, Erzurum’da başlayan kutsal savaşın, Türk bağımsızlığını ve
Türk yurdunun bütünlük ve dokunulmazlığını dünyaya kabul
ettirişinin simgesi olan Uluslararası Lozan Andlaşması’nın
imzalanışının 87. yıldönümüdür!
Tarihten
ders almak, Erzurum Kongresi’nin yıldönümlerini, sivil ve askeri
bütün kamusal yönetim kurumlarından siyasal partilere,
üniversiteler ve öteki eğitim kurumlarından, sivil toplum
örgütlerine ve kitle iletişim araçlarına dek tüm ulusça, yani yalnız
Erzurum’da da değil, tüm yurtta, kimisi uluslararası düzeyde birçok
siyasal, kültürel, sanatsal, teknolojik, ticari, sportif..
şölenlerle kutlamayı gerektirirdi.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
26
Atatürkçü’nün El Kitabı: Bilimcilik İlkesi
Prof.Dr.Cihan
DURA
-Atatürkçülüğün on ilkesi Bilimcilik, Sosyal Ahlâk, Millî Egemenlik,
Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık,
Devletçilik ve Devrimcilik’tir.
-Bir
Atatürkçü Bilimcilik İlkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda
olursa olsun, burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir
araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından
bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, tartışır, işler ve
yayar.
-Bir
Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı derecede Atatürkçü’dür. Kim
ki bu öğütlerin hepsini bilir, üzerinde düşünür, uygular,
başkalarına anlatır, açıklar, ancak o “ben tam bir Atatürkçüyüm”
diyebilir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
32
Kemalist Ulusalcılığın Önemi
Hüsnü
MERDANOĞLU
Türk Dil
Kurumu Sözlüğünde “Milliyetçi” sözcüğü milliyet ilkesini
benimseyen, milliyetsever, ulusçu olarak, “ulusçu” sözcüğü,
milliyetçi karşılığı olarak, yurtsever” sözcüğü de,
“yurdunu, milletini büyük bir tutku ile seven, bu uğurda her türlü
özveriye katlanan (kimse), vatansever, vatanperver olarak
tanımlanmıştır.
Bu bağamda
yurtseverlik, vatandaşlık bağı ile bağlı olunan ülkeyi sevmek ve
erdemlerinden gurur duymak, bu sevgi ve gururun yüklediği sorumluk
doğrultusunda özveride bulunmak anlamına gelmektedir. Bu yönü ile
yurtseverlik “sevgi” kavramı ile doğrudan ilgili bir anlam içermekte
ve sevginin kaynağını oluşturan “anne” bireyinin merkezinde yer
aldığı “aile” bağı ile örtüşmektedir. Bu örtüşme, sorumluluğunun
bilincinde olan bir kişinin, kendi ailesine verdiği önem ve değer
doğrultusunda, yurttaşı olduğu ülkenin güçlü ve her yönü ile saygın
ülkesi olma özlemi ile pekişmektedir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
35
Atatürkçü Çözüm
Ümit
Yaşar ERDEM
Bugün
ülkemizin içinde bulunduğu koşullar Sevr’le ülkemize dayatılan
koşullardan daha ağırdır. Bugün özelleştirme adı altında milli
kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekilmektedir. Cumhuriyetimizin
temel kazanımlarına yabancılarla ortaçağ kalıntısı sınıflar el
birliğiyle saldırılmaktadır. Avrupa Birliği kapılarında ülkemizi
ucuz işgücü ve pazar olarak pazarlamaktadırlar. Oysaki AB gümrük
birliğiyle bizden zaten istediğini fazlasıyla almaktadır. ABD'nin
arka üssü konumunda emperyalist çıkarların odağı durumundayız.
Kısacası Cumhuriyet kazanımlarımız, bin bir güçlükle kazandığımız
bağımsızlığımız geri verilmektedir.
Atatürk,
milli kurtuluş savaşı, milli demokratik devrim önderimizdir. Tam
bağımsızlık için Atatürk'ün Fransız ihtilali ve Sovyet devriminden
gelen altı ilkesi bize yol gösterecektir. Atatürk altı ilkesini
İttihat ve Terakki'den devralmış, içeriğini günün koşullarına göre
yorumlamak adına bir gurup aydını da (Kadrocular) devrimin
ideolojisini yapmakla görevlendirmiştir. Öncelikle bu ilkeleri bugün
doğru anlamak gerekmektedir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
37
Askeri Hedeflerden Sivil Hedeflere
Saldırı Açılımı
Av.Hüseyin ÖZBEK
İstanbul Barosu Genel Sekreteri
Bölücü
terör örgütü PKK yakın bir tarihe kadar askeri birliklerin seyir
yollarına mayın döşer, askeri araçlar ve personelin geçişinde
uzaktan kumandayla patlatırdı. Araç ve insan kaybının temel nedeni
bu tür uzaktan kumandalı tuzaklardı.
PKK son
dönemde esaslı bir strateji değişikliğine yöneldi. Değişiklik
sonrası kırsalda operasyona çıkmış timlerin yanında sabit ve seyyar
karakollar, kışlalar, taburlar ve üzeri askeri birlikler birincil
saldırı hedefidir. Saldırıların ciddi zayiata yol açmaya başlaması
PKK’nın istihbarat olanaklarının arttığını düşündürmektedir.
Türkiye’ye insansız hava araçlarını, dinleme-gözleme ekipmanlarını
bedeli karşılığı vermekte nazlanan bazı müttefiklerin PKK söz konusu
olunca nazı da bedeli de bir tarafa bıraktıkları anlaşılıyor.
PKK
stratejisinin temel amacı askeri kışlasına, karakoluna hapsedip,
kırsala çıkamaz, operasyon yapamaz hale getirerek alan hakimiyetini
sağlamaktır. PKK yanlısı yerel yönetimler, milis tabir edilen köy ve
kent yapılanmasıyla sempatizan halkası birlikte düşünüldüğünde
terör örgütünün istihbarat, barınma ve lojistik sıkıntısının
olmadığı açıktır.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
39
Kayıt Dışı Siyaset
Hüseyin
G.ÖKLEM
Hoca bir
gün ormanda yolunu kaybetmiş. Eski zamanlar… elektrik, fener yok.
Hava soğuk ve yağmurlu… Perişan olmuş. Çok uzaklarda bir soluk ışık
görmüş başlamış yürümeğe. Gece yarısı küçük bir kulübeye varmış
kapıyı çalmış. Genç bir çift hocayı içeri almışlar, üstünü
değiştirip bir tas sıcak çorba vermişler. Hoca “Allah razı olsun
demiş”. Etrafına bakmış bir göz oda, ayakta zor duracak yer var. Bir
adam, karısı, bir de büyükçe beşikte yatan bir bebekleri var. “Hoca
şuracıkta kıvrıl yat, Tanrı misafirimiz ol” demişler ve hoca da
kıvrılıp yatmış. Geç vakit hoca sıkışmış, büyük abdesti var.
Tuvalet, hela mela yok. Ne yapsın? Kapıyı açıp dışarı çıkayım demiş.
Kapıyı açması ile kapaması bir olmuş, dışarıda dev bir çoban köpeği
kapıya saldırmış, hocayı paramparça edecek! Tekrar etrafa bakınmış…
Sıkışmış adamcağız, donuna yapacak. “Belki it gitmiştir” diye bir
daha kapıyı aralamış ama ne gezer it yine saldırmış…. Çaresiz etrafa
bakmış, donunu sıyırmış ve bebeğin genişçe beşiğinin üstüne defi
hacet yapmış! Sabah erkenden hoca efendi gelin hanımın feryatları
ile gözünü açmış. Haykırıp, saçını başını yoluyor genç kadın… “Boka
battık, rezil olduk, mahvolduk, pislikte boğulduk” diye feryat
figan…. Hoca gözünü hafif aralayıp genç kadına yattığı yerden
seslenmiş: “Baka hanım kızım, o kapının önündeki iti çekmezseniz
daha çook boklara batarsınız !”1
O kapının
önündeki it kimdir? Başımıza nasıl musallat oldu? Nerden çıkıp geldi
veya kim gönderdi? Bu soruların yanıtını bulmamız gerek. Eğer bu
“it”in “ne menem bir yaratık olduğunu anlayamaz ve bunun üzerinde en
azından ana noktalarda fikir birliği sağlayamaz isek “daha çoooook
boklara batacağız!”
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
41
Türkiye Ve 2003 Öncesi Arjantin
Orhan
ÖZKAYA
2003
yılından önceki Menem döneminde, Arjantin’in en büyük petrol şirketi
YDF ve Gaspo kamunun elinden alınarak özelleştirilmiş idi. Bu,
ülkenin idam fermanı oldu. Hisselerin her biri 39 dolardan 19 dolara
verildi. 900 milyon dolara koskoca dünya çapındaki dev şirket elden
çıkarıldı. Bu satışlar sonunda tesisin bütün malzemeleri, eşyaları,
yedek parçaları hatta tesiste bulunan giysiler dahi yağmalandı.
Şirket iyice talan edildi. Arjantin halkının 8 bin dolar olan milli
gelirinde bu şirketin payı çok fazla idi. Bu şirketin yarattığı
kazanımlarla otobanların, modern kasabaların ve çelik sanayi
yatırımları gerçekleştirilmişti. YDF son derece mükemmel bir kamu
şirketi idi. Çalışan işçilerin sosyal yönden hiçbir önemli
sıkıntıları olmadığı gibi sendikal haklar açısından gelişmiş
kazanımlar bulunuyordu. Bu şirket özeleştirilirken hiçbir kural
tanınmadı. Resmen satış suç işlenerek gerçekleştirildi. Halkın
tepkisi görmezden gelinerek yılların birikimi birilerine tepside
haraç mezat sunuldu.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
44
Atatürk, Menderes Ve Kennedy
Prof.Dr.Anıl
ÇEÇEN
Birbirleriyle hiç ilgisi yokmuş gibi
görünen ve ayrı siyasal dönemlerde kendi ülkelerini yönetmek
durumunda olan bu üç devlet adamı arasında, ne gibi bir bağ
olabileceği sorusu, son günlerdeki gelişmeler doğrultusunda
fazlasıyla akla gelmekte ve bazı haklı yeni soruları da beraberinde
getirmektedir. Türk Devleti’nin kurucusu büyük önder
Atatürk ile
beraber, Türkiye’nin gelmiş geçmiş başbakanları arasında en çok
sevilen halk önderi olarak tarih sahnesinde yerini almış olan eski
başbakanlardan Adnan Menderes arasında, Türkiye
Cumhuriyeti’ni yönetmek gibi bir paralellik kurulabilir ve Türk
Devleti üzerinden giderek Atatürk ile Menderes arasında çeşitli
siyasal bağlantılar kurulabilir. Ne var ki, Amerika Birleşik
Devletleri’nin gelmiş geçmiş başkanları arasında en çok sevilen bir
cumhurbaşkanı olarak Kennedy devreye girdiği zaman, Atatürk
ve Menderes arasında kurulmuş olan ulusal çizgideki bağlantının
hiçbir işe yaramadığı, devreye giren uluslararası bağlantı
çerçevesinde Atatürk ve Menderes arasında yeniden bir bağlantı
kurulması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Her üçü de ülkeleri ve
devletleri için çok büyük mücadeleler vermiş olan bu liderler,
uluslararası konjonktürde hedef olmuşlar ve bu nedenle de
beklenmeyen gelişmeler sonucunda, normal koşulların ötesinde
yaşamları sona erdirilmiştir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
51
“GDO”lar, Toplum Ve Çevre Sağlığını
Nasıl Etkiliyor?
Prof.Dr.Mustafa
KAYMAKÇI
Tarımda
kapitalist paradigmanın ileri sürdüğü konulardan birisi de, Genetiği
Değiştirilmiş Organizmalar ya da kısaca GDO’lar. GDO’lar son 15
yıldır dünya kamu oyunun gündemine oturmuş.
GDO NE?
Kimi
yöntemlerle, kendi türü dışında bir türden gen aktarılarak belirli
özellikleri değiştirilmiş, bitki, hayvan ya da organizmalara GDO
deniliyor. Çok daha kabaca anlatırsak, örneğin hastalıklara karşı
dayanıklı olsun diye pamuğa böcek öldürücü bir genin ya da balık
geninin domatese aktarılması ile yaratılan organizmalara bu ad
veriliyor. Genetik yapısı değiştirilmiş bitki ve hayvanlara,
sırasıyla”Transgenik Bitki” ve “Transgenik Hayvan” da deniliyor.
GDO’lu
ürünlere dayalı tarım, ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri,
Kanada, Arjantin, Çin ve Hindistan’da yapılıyor. Bu ürünlerin
başında mısır, soya, pamuk,domates,pirinç ve kimi balık türleri
geliyor. Son bildirişlere göre dünyadaki tarım alanlarının %3’ünde
GDO’lu tarım yapılıyor ve mısırın %30’u, soyanın %55’i, pamuğun
%12’si ve kolzanın %5’inin GDO’lu tohumlarla üretiliyor.
GDO’lu
ürünler konusunda bir bilgi kirliliği var. GDO’lu tarımı savunanlar
verimliliğin arttığını, ilaç kullanımının azaldığını, ürünlerin
insan ve hayvan sağlığına zarar vermediğini belirtiyorlar. Acaba
bunlar doğru mu? Bilim insanları, bu konuda ikiye bölünmüşler. Bir
kesimi bunların insanlık için yararlı, bir kesimi ise yararsız,
hatta zararlı olduğunu söylüyorlar. Bunları sırasıyla sorgulayalım.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
54
Hastahanelerdeki Performans Sistemi
Hasta Güvenliğini
Tehdit Ediyor
Doç.Dr.Paşa
GÖKTAŞ
Sağlık
Bakanlığı’ na bağlı hastanelerde uygulanmakta olan performans
sistemi, ciddi biçimde hasta güvenliğini tehlikeye atmaktadır.
HASTANELERDEKİ PERFORMANS SİSTEMİ NASIL İŞLİYOR ?
Her
doktor, yaptığı işlemlerin sayısını ne kadar kayıtlı hale getirirse,
o kadar fazla döner sermaye ödemesi alıyor.
Böyle olunca da, yapılan kayıtların
miktarı ve niteliği sürekli olarak bölümler arasında tartışma konusu
oluyor.
Her
bölüm, yaptığı işlemlerin miktarını ne kadar fazla
gösterebilirse, o oranda fazla ödeme alıyor.
Her
hastane, yaptığı muayene, ameliyat gibi işlemler miktarını ne
kadar fazla gösterebilirse, (eskiden SGK’dan, şimdi ise SGK toplu
olarak Sağlık Bakanlığı’na bu parayı verdiği için) Sağlık
Bakanlığı’ndan o oranda fazla ödeme alıyor.
Yani
daha fazla para kazanabilmek için, işin bir yönü yapılan işlemlerin
miktarını yükseltebilmek ya da kayıtlara geçirerek yüksek olarak
yansımasını sağlamak. Çünkü, dağıtım için kayıtlar esas
alınıyor.
Diğer
önemli konu ise, masrafları olabildiğince kısmak. Böylelikle,
döner sermayeden elde kalacak ve dağıtılacak para miktarını
artırmak.
Bunu
sağlayabilmek için, her bir hasta size daha ucuza mal olmalıdır.
Ucuza mal olabilmesi ise daha az laboratuvar tetkiki, daha az
röntgen, daha az malzeme kullanımı anlamına gelmektedir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
56
Tarihin Dinselleşmesi Sorununa
Tarih Felsefesi
Açısından Bakış
Prof.Dr.Şahin
FİLİZ
İslam
Felsefesi, bir bilim ve felsefe disiplini olarak bütün İslam
düşüncesi tarihi ve biliminin özel bir adı sayılmalıdır. Bu tamlama,
isim olarak her ne kadar Batı’da XIX. Yüzyılda ortaya çıkmışsa da,
bilim ve felsefe geleneği olarak İslam medeniyetinin tümünü ifade
etmektedir. Bir bilim dalıdır; çünkü tarihtir. Bir felsefedir; çünkü
İslam düşüncesi bağlamında izlenen özgün bir felsefe yapma
yöntemidir.
Bilim ve
felsefenin bir araya geldiğini bu tamlamada açıkça görmekteyiz.
Tarih ve felsefe yapma yöntemi, İslam medeniyetinin bilim ve
felsefeyi bu iki kavramda birleştirmiş olduğunu göstermektedir.
İslam düşüncesi önce objektif bir tarih bilimi olarak incelenmeli;
bu süreç içinde dünden bugüne teşekkül eden ve etmekte olan tüm
bilim dallarını tarihsel bir olgu olarak tespit etmeli, mezhepsel ve
siyasal kaygılardan arınmış nesnel ölçütler doğrultusunda bir döküm
çıkarmalıdır. Bu döküm de, “İslam Felsefesi” tamlamasının ikinci ve
tamamlayıcı ayağı olan felsefi yöntemle değerlendirilip
eleştirilmelidir. Bize göre bu girişimin ilk adımı, tarih felsefesi
yapmaktır. Bu ilk adımı, İslam tarih olgusuna salt bilimsel ve
nesnel yaklaşım önceliyorsa da, yapılacak bir tarih felsefesi
etkinliği, İslam tarihinin de giderek ve aşamalı olarak nesnel
temellere oturmasını sağlayacaktır. Bu noktada tarih kavramının
analiz edilmesi gerekmektedir.
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin
144. sayısından okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
|