|

Yeni Sayı
Peygamber Ocağı
E.Dz.Kur.Alb.Reşit
ÇAĞIN
HÜCUM
Genelkurmay
Başkanı’nın “Allah Allah” diyerek hücum ettiğini söylediği asker,
günümüzde karşı Taraftan gelen akıl ve ahlak dışı hücumlar
karşısında da “Allah Allah!” diyor ama, bunda bir coşku değil de
hayret işareti var. “Bana hangi vicdanla bunları yakıştırırsınız?”
diye isyan ediyor. Oysa bunda şaşılacak bir şey yok.
Mevlana’nın;”Ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu” tanımına uyan
Tarafın akıl hocalarına, tetikçilerine ve destekçilerine
bakıldığında;
TSK’ya karşı Olmayana Ergi (Olmayan bir şeyi “var”
farz ederek bu “var”lıktan yola çıkıp olduğunu ispatlama) metodunu
uyguladıkları açıkça görülüyor. Yapılmamış darbeleri olmuş farzedip
Soros Tiyatrosunun ödenekli aktörleri olarak yazılı ve sözlü hücum
rollerini yeteneksizce oynuyorlar. Bir de olanı “yok” sayma
taktikleri var.Sadece hücuma değil, bir çok işe “Yaradanın adıyla”
başlama geleneğine sahip olan askeri “dinsiz” gösterme gayretlerine,
son senaryoda cami bombalama, kendi uçağını düşürme gibi uçuk
planları da katmış bulunmaları din ticaretinden anlamayan askeri
isyan ettiriyor. O asker ki:
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Recep Tayyip Erdoğan’ın Yol
Haritası
M.Emin DEĞER
Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın politikasını bilmeyen ya da
anlayamadıklarını söyleyenler için, onun yol haritasını çizecek
belgelerin aslını sunmak istedim bugün. Hiçbir yorum yoktur. Metin
İkinci Cumhuriyet tartışmaları sırasında Tayyip Bey’le yapılan
söyleşinin soru ve yanıtlarıdır.
SORU:
“Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının
Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihindeki ilişkisini nasıl
değerlendiriyorsunuz?”
RTE:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihine çok kestirme bir
biçimde, kuşbakışı baktığımızda rejimin yüz aklığı ile çıktığını
söyleyemeyiz.”
“Rejimi
kuran militarist ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet
kavramlarını kendi egemenliklerini ve dayatmaların halka kabul
ettirmek için aracı olarak kullanmıştır.”
“Halk her zaman gariban zavallı eğitilmeye muhtaç yaratıklardır.
Ve, onları ‘adam etmek’ için uygulanacak her yöntem meşru
görülmüştür. Onlar için demokrasi bazen amaç bazen araçtır.”
“Bize göre demokrasi ancak araçtır.
Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde araçtır.
Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler gider.. Ve bu
noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde
tanımlayabiliriz.”
HALK
İRADESİNİN TECELLİSİ
“Halka rağmen iktidar
olunamaz........Eğer halk totaliter rejimi istiyorsa buna saygı
duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu
değiştirecek olan yine halktır.”
SORU:
”Peki bir değişimin aracı sizce ne
olabilir?”
Halkın Çoğunluğu Atatürkçü
Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN
Son dönemde yeşil bir başlıkla özel
bir misyon gazeteciliği yapmak üzere yayınlanmakta olan günlük basın
organı hemen her gün ya Türk Silâhlı Kuvvetlerini ya da Türk
yargısını manşetlere çıkararak Türkiye Cumhuriyeti devletinin hem
yargı gücünü hem de askeri gücünü ciddi boyutlarda yıpratmaya
hedefleyen bir yayın senaryosunu gerçekleştirmek için çalışmaktadır.
Normal koşullarda hiç bir gazetenin yapmayacağı ya da yapmaktan
çekineceği bir yayıncılık misyonunu kararlı bir biçimde yürütmeye
kararlı olan bu yayın organı dolaylı yollardan Türkiye
Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e de yoğun bir
eleştiri kampanyası sürdürmekte ve köşe yazarları aracılığı ile
Atatürk ya da Kemalizm’e normalin ötesinde katı eleştiriler ya
saldırıları gündeme getirmeyi bir görev bilmektedir. Bu nedenle Türk
toplumunun Atatürkçü ya da ulusalcı kesimleri tarafından protesto
edilen söz konusu yayın organı, bir türlü tirajını artıramamakta ve
kendisinden beklenen psikolojik kamuoyu oluşturma misyonunu
gerektiği gibi yerine getirememektedir. Sürekli gündemde kalmak ve
üstlenilen misyon doğrultusunda günlük gündemler oluşturmak üzere
çoğunlukla gerçek dışı haberler ya da senaryolar, birinci sayfadan
verilmekte ve bu doğrultuda mahkemelerde bir çok dava gündeme
gelmektedir.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Ne Uğruna
Erol ERTUĞRUL
Güzel
Yurdumuz 2010 yılına yine sorunlarla girdi. Belirli çevreler
tarafından gün geçmiyor ki TSK’ne yönelik darbe planları (!), eylem
planları (!) ortaya çıkarılmamış olsun. Bu planlar, belirli basın
organlarına servis ediliyor. Günlerce gündemde tutuluyor. Kamuoyu bu
sözde planlarla uğraştırılıyor. Böylece TSK yara alıyor,
yıpratılıyor. Soruşturmalar yapılıyor, bu planların gerçek olmadığı
anlaşılıyor, ama sonuçları kamuoyuna açıklanmıyor. 12 Eylül gibi
gerçekleşmiş askeri el koymaların hesapları sorulmuyor,
gerçekleşmemiş sözde darbe planları ile TSK görevlileri incitiliyor.
Son, sözde “Balyoz” darbe planının beş bin sayfa olduğu söylendi.
Hangi darbe, önceden beş bin sayfayı bulan planlarla
gerçekleştirilir? Darbeler, önceden böyle duyurularak gelir mi? Bu
planlar neden ve nasıl oluyor da, belirli basın organlarına servis
ediliyor. Belli ki ortada gerçek olmayan senaryolar var. Umulandan
çok daha planlı ve umulandan çok daha organize güçler tarafından
Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenine karşı açık ve net bir girişim var.
Açık biçimde TSK hedef yapılıyor. Bunun nedeni düşünülmelidir.
Birilerinin dilinden demokrasi sözcükleri düşmüyor. Yurdumuz da
demokrasiyi gerçekleştirmek için TSK’ni küçük düşürmek mi
gerekiyor?
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)

“Devletin Kasasını Soydurmayız”
Diyenlere Bakın
Ali ERALP
ali-eralp@hotmail.com
Güneşin aydınlık
yüzü beliriyor dağların doruklarından.
Sessiz çoğunluk,
sesini yükseltmeye başladı.
İşçiler direnişe
geçti. Memurlar, eczacılar, doktorlar direniyor. Binlerce öğretmen
açığına karşın, atanması yapılmayan işsiz öğretmenler de direnişe
hazırlanıyor.
Türkiye ayakta…
Herkes hak, hukuk
peşinde. Alın teri, göz nuru, kimse kazanılmış haklarını kaybetmek
istemiyor.
Tekel işçisi eksi
5 derecede, Ankara’nın ayazında; itfaiyeciler İstanbul’da, kar kış
demeden, yağmur altında geleceklerini kurtarmaya çalışıyorlar. Yaşam
mücadelesi veriyorlar. El ele, gönül gönüle birbirlerine sıkı sıkıya
kenetlenmişler,
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç
birimiz…”, “Ölmeye geldik…” diye haykırıyorlar. Gösteri değil
bu, orta oyunu değil. İçlerinde, on beş, yirmi gün önce ameliyattan
çıkıp gelenler, ölümü hiçe sayanlar var.
Cumhurbaşkanı,
başbakan, bakanlar sıcak yataklarında mışıl mışıl uyurken; analar,
babalar beton zeminde, battaniyeler altında, elleri ayakları şiş,
çocuklarının geleceği için savaşım veriyorlar. 4/C denilen kölelik
düzeninin tutsağı olmamak için baş kaldırıyorlar. “Zincirlerinden
başka kaybedecekleri bir şeyleri yok... “Yeni bir dünya kazanmak”
için canlarını ortaya koyuyorlar.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Liberalizm, İlk İktisatçılarımız Ve
Musa Akyiğit
Prof.Dr.Cihan DURA
www.cihandura.com
Çirkin Batı kurban
seçtiği ülkenin pazarlarına girmek, kaynaklarını ele geçirmek için,
bir takım makul görünen, kulağa hoş gelen “bilimsel” görüşler
arkasına gizlenerek, bunları birer “Truva Atı” gibi kullanarak o
ülkeye nüfuz eder, adeta işgal eder onu. Söz konusu görüşlerden en
başta geleni, Liberalizm’dir, “serbest rekabet”tir, “piyasa
ekonomisi”dir. Ancak başarı için bir koşul daha vardır: Hedef ülkede
“işbirlikçiler” bulmak.
I)
Batı’nın bu stratejisini -sayıları az da olsa- eski yazarlarımız, en
az bugünküler kadar, belki onlardan daha iyi biliyorlardı.
a)
Yukarda
belirttiğim hususları; Batı’nın kendi görüşünü nasıl Osmanlı’ya
dayattığını, bu dayatmada Ermeni azınlığın rolünü, Türkiye’de
Liberalizm’in propagandasının nasıl yapıldığını, örneğin Yusuf
Akçura’nın (1879-1935), 1921 yılında yayınladığı bir makalesinde
aynen buluyoruz. Özetle, şunları yazıyor Y. Akçura:
Bizde uluslararası
servet biliminin öğreticileri, Osmanlı iktisatçılarının ilk
tabakası, Ermeni yurttaşlarımızdı. Bunlardan meselâ
Sakızlı Ohannes Efendi ile Portakal Mikail Paşa, bu
bilime dair Frenk kitaplarını tercüme eder, Mekteb-i Mülkiye-i
Şahane’de gençlere Uluslararası Servet Bilimi adı altında
okuturlardı. Her iki öğreticiye göre iktisadın sadece tek bir
okulu doğruyu söylüyordu: Manchester Okulu ya da diğer
adıyla Liberal iktisatçılar okulu!... Bu öğretiye göre
ekonomide, sanayide ve ticarette mutlaka serbest rekabet
olmalıdır. Rekabet ülkeler arasında da sağlanmalı, dış ticarette
gümrük duvarları kaldırılmalıdır. Adam Smith’in görüşlerini
savunurken, Osmanlı Devleti için, sanayileşmeyi kaynak israfı
olarak görüyorlardı.
Oysa bu görüş
yani Liberalizm ancak İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin
çıkarlarına uygundu.
Çünkü onlar sanayileşip zenginleşmişler, ekonomik faaliyetin en üst
basamağına ulaşmışlardı. Büyük sermaye ve büyük sanayi açısından,
gelişmişlik açısından bütün diğer milletlerden ileriydiler. Diğer
ülkelerin, sanayi ve ticarette bunlarla rekabet etmeleri imkânsızdı.
Aynı gerçeği Ziya Gökalp da görüyor ve şöyle
dile getiriyordu:
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Mahallemizin “Kozmik Odası”
Bakkallarımız
Orhan ÖZKAYA
Halkımızın her
türlü derdinin ‘sır küpü’ sayılan mahalle bakkalımız, şu günlerde
yaşam savaşımı veriyor. Büyük sermayenin karşısında hiç de şansı
görünmüyor ve küçücük birikimiyle, halkına güven verici desteği
esirgemeden sürdüren bu mütevazı kurum, ortadan kaldırılmamak için
direniyor. Kendisinin yok edilmesi için çıkarılmaya çalışılan AVM
(Alış
Veriş Merkezleri) Yasası ile küresel sermayenin, neo-liberalizmin
avlanma sahasına mahalleler, sokaklar dâhil ediliyor. Bir emekçi
sınıf olan esnaflık da böylece yok edilmek isteniyor. Buna da ‘Ne
yapalım çağın gerçeği bu!’ denilerek, ilgisiz yaklaşımlar
sergileniyor. Oysa bu süper-hiper marketlerin, bize birer tüketim
tuzağı olarak kurulduğunun farkında değiliz. Manyetik kartları, tel
arabaları tıka basa doldurmak için kullanmakta ve bu alanlarda
konuşmayan, birbiriyle iletişim kuramayan, sessiz birer robota, ağzı
kilitli tüketim kölelerine dönüştürülmekteyiz.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Çuvalcıbaşı Ankara’da
Tülay HERGÜNLÜ
Süleymaniye'de, Türk askerlerinin başına çuval
geçirilmesi
olayının sorumlusu olarak tanınan, Irak'taki Amerikan
kuvvetlerinin komutanı General Raymond Odierno, İçişleri Bakanı
Beşir Atalay’ın daveti üzerine Ankara'ya gelmiş. General ayağının
tozuyla ilk olarak PKK'yı kınamış ve "ABD terörle mücadelede
Türkiye'nin yanındadır" mesajı vermiş!
Yersek!
Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü!
4 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’de Türk
askerlerinin başına Amerikan askerlerince çuval geçirilmesi olayı
milletçe unutulmayan bir yaradır. Bu öyle bir yaradır ki hâlâ ilk
günlerdeki tazeliğini korumaya devam etmektedir.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Orams
Kararı Hukukun
Kötüye Kullanılmasıdır
E.Büyükelçi Tugay
ULUÇEVİK
Emekli Büyükelçi
/
tulucevik@tnn.net
Müzakere Sürecine Darbe
İngiltere’deki İstinaf Mahkemesi’nin,
kamuoyumuza ORAMS davası olarak yansımış bulunan konuda, GKRY’deki
mahkemelerin KKTC’deki taşınmaz mülkler hakkında aldıkları
kararların AB hukukuna göre İngiltere’de uygulanabileceğine dair
verdiği hüküm, AB hukuk sistemini siyasi amaçlarla istismar etme
fırsatçılığıdır. Kıbrıs müzakere süreci bakımından hukukun
kötüye kullanılmasıdır. Kıbrıs’ta müzakere sürecine hukuk
kisvesi altında indirilmiş bir darbedir.
Çünkü, İngiliz mahkemesinin bu
kararının, Kıbrıs Rum Tarafı’nı, Kıbrıs sorununu müzakere yöntemi
dışındaki yollardan kendi amaç ve hedeflerine uygun düşen çerçevede
çözme teşebbüslerinde, bunu sağlayamazlarsa, çözümsüzlüğü
sürdürme niyetlerinde daha da kararlı hale getireceği kuşkusuzdur.
İngiliz İstinaf Mahkemesi’nin Kararı Tarafsız Değil
İngiltere İstinaf Mahkemesinin ORAMS
davası hakkında 19 Ocak 2010 tarihinde açıkladığı kararına genel bir
bakış halinde, kararın Kıbrıs’taki duruma ilişkin olguların
saptandığı 2. paragrafında, tarihe belgelenerek geçmiş olayların
dahi Rumların lehine tek yanlı tahrif edilerek yansıtıldığını
görmekteyiz.
Kararda şöyle denilmektedir: “Kıbrıs
Cumhuriyeti 1960 yılında bağımsız egemen bir devlet olarak ortaya
çıkmıştır. Bununla beraber adadaki Rum ve Kıbrıs Türk toplumları
arasındaki daha önceki zorluklar devam etmiştir.”
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Ali Kemal
Prof.Dr.Zeki ARIKAN
Ordunun henüz İzmir’e girmediği bir
sırada, 7 Eylül 1922 tarihli gazetelerde şu telgraf yer alıyordu:
“İleri Gazetesi vasıtasıyla Sabah
muharriri Ali Kemal Bey’e: Ankara 6 (saat 14, dakika 40) – Yunan
Ordusu imha edildi.
26 Ağustos tarihli makalemizdeki vaadiniz
veçhile kaleminizden ve insanlığınızdan feragat ettiğiniz haberini
bekliyoruz.” Telgraf Cebelibereket milletvekili İhsan ve Kozan
Milletvekili Fikret imzalarını taşıyordu.
Evet, Ali Kemal, bütün Milli Mücadele
boyunca, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere onun çevresindekilere
en ağır hakaretleri edecek, Ankara’nın savaşı kazanamayacağını öne
sürecek, zafere ulaşıldığı zaman da “Seviniyoruz ama bu sevincimiz
bizi siyasi içtihatlarımızdan vazgeçiremez” diye yazacaktır.
Kurtuluştan sonra İstanbul’da yakalanıp yargılanmak üzere Ankara’ya
götürülürken, İzmit’te Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın
tertibiyle korkunç bir biçimde linç edilecektir. Bu, aklı başında
hiç kimsenin onaylamayacağı bir trajedidir.
Kimdir Ali Kemal?
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Kadro
Hüseyin Gündüz
ÖKLEM
Hepimizin içinde bulunduğu bir gemi
bu… Ulusal Mücadele gemisi.. Kimimiz kaptan köşkündeyiz, kimimiz
makine dairesinde. Bazılarımız filika içinde, diğerlerimiz
güvertede. Farklı yerlerdeyiz, farklı konumlardayız… Ama hepimiz
aynı geminin içinde seyahat ediyoruz. Geminin yönü belli olan,
rotası belli olan bir geminin içindeki insanların farklı bir yere
gitme olasılığı olabilir mi?
Hal böyle iken, konumların veya
bulunulan yerlerin ne önemi olabilir ki? Asıl amaç geminin
rotasından şaşmaksızın hedefe ulaşması değil midir? Sonunda hedef
limana yanaşılacak ve herkes karaya çıkacaktır. Yan yana oturulacak,
el ele tutuşulacak, sırt sırta verilecek ve gerekli olan amaçlar
yerine getirilecektir.
Elbette daha bilgili olan, daha
deneyimli olan, yetenek ve eğitimi daha uygun olan belirli
noktalarda görev alacaktır. Makine teknikerinin gemi kaptanı olmak
istemesi veya çımacıbaşının ikinci kaptan olmak istemesi doğaldır ve
önünde de engel yoktur. Ancak gerekli eğitim olmadan, yeterli bilgi
olmadan böylesi bir istem sadece ütopik bir arzu olarak kalmağa
mahkumdur.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
YÖK Başkanına Açık Mektup
Prof.Dr.Mustafa
KAYMAKÇI
Sayın
Prof. Dr. Yusuf
Ziya ÖZCAN,
9 Ocak 2010
tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Yusuf Kuşdemir / Uşak(DHA)’ın
haberinde, size atfen ”YÖK Başkanı:”Üniversitelerimiz Derin Uykuda””
adlı bir haberi yayınlandı
Haberde, sizin,”Biz
ekonomiye ne katkı veriyoruz? Yeni yeni teknolojiler mi üretiyoruz?
Bugün domates tohumunu İsrail’den, buğday tohumunu da ABD’den
alıyoruz. Utanç verici bir durum. Bugün bir kilo tohum altından daha
değerlidir. Bizim ziraat fakülteleri bu tür işlerle hiç ilgilenmiyor
mu? Eğer memleketimiz bugün bu durumdaysa bunun sorumlusu biziz”
denmektedir.
Bu haber konusunda
tarafınızdan bir açıklama gelmediğine göre, izin verirseniz
görüşlerinizi irdelemek istiyorum.
Durum tespiti
konusunda yapmış olduğunuz değerlendirmeye katılmakla birlikte,
“ziraat fakülteleri görevlerini yapmıyor” şeklindeki ifadelerinizi
paylaşmak mümkün gözükmemektedir.
Bu bağlamda, size
öncelikle ziraat fakülteleri ve tarımsal araştırma kurumlarında elde
edilen tohumluklar ve damızlıklar konusunda kısaca bilgi vermek,
daha sonra da içinde bulunduğumuz durumu yaratan neden-sonuç
ilişkileri konusunda görüşlerimi aktarmak dileğindeyim.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Atatürk Ve Nazım Hikmet:
“Deniz Kızı Eftalya” Hikayesi
Taylan ÖZBAY
www.taylanozbay.com
Deniz Kızı Eftalya Hanım,
1891-1939 arasında yaşamış bir şarkıcı, bir kanto sanatçısıdır.
1934’te, Sahibinin Sesi adlı müzik şirketinin (İstiklal Marşı’nın
bestesini değiştiren şirket!) 7 no’lu katalogunda şöyle tanılır
Deniz Kızı Eftalya Hanım:

‘Deniz Kızı Bayan Eftalya
Sadi'yi musiki aleminde tanımayan hemen hiç kimse yok gibidir,
muhteşem ve kudretli sesiyle senelerden beri musiki erbabını
peşinden sürükleyen ve hala bugün bile sanat sahasında aynı zevk ve
lezzetle dinlenen Deniz Kızı daima okuyor ve alkışlanıyor, o bu
sıfatı çocukken kazanmıştır. Pederi çok musiki meraklısı idi.
Mehtaplı gecelerde boğazın binbir gece masallarını yaşatan
sahillerinde saz alemi yapılırdı. Bayan Eftalya o zaman şakrak ve
gür sesiyle sakin suları dalgalandırır, kayalara çarpan nağmelerin
akisleri dinleyenleri çıldırtırdı. Hayranları ona pek haklı olarak
Deniz Kızı ünvanını verdiler. Birkaç sene evvel bayan Eftalya
kıymetli sanatkarlarımzdan Bay Kemani Sadi'yle evlenerek bu suretle
sanatını dahi evlendirmiş oldu. Kendilerinden daha çok büyük
muvaffakiyetler bekleriz.’1
Deniz Kızı Eftalya Hanım,
Atatürk’ün huzurunda da şarkılarını söylemiş, büyük beğeni
toplamıştır.
Nâzım Hikmet
ile Atatürk arasında yaşandığı söylenen olayda adının sıkça
anılması da bu yüzdendir...
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
Türk Filozofu Farabi
Prof.Dr.Şahin FİLİZ
Yaşamı
Ortaçağ Latince metinlerde ve
eserlerde “Alfarabius” ya da “Avennasar” diye bilinen meşhur Türk
filozofu Farabi’nin tam adı, Ebu Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan
b. Uzluk’tur. Farabi., İslam felsefesinin en güçlü
filozoflarındandır. “İlk Muallim (öğretici)” Aristoteles’den sonra,
“İkinci Muallim” unvanıyla tanınmış; felsefe ve düşünce tarihinde bu
unvanla anılmıştır.(1)
Ebu Yusuf Yakup b. İshak el-Kindi
(795–870) “İlk Arap Filozof” olarak adlandırılırken Farabi de,
ondan sonra, “İlk Türk Filozof” diye bilinmiştir. Farabi
Maveraünnehr bölgesinde Farab ilinin Vesic köyünde yaklaşık
(257/870) yılında dünyaya gelmiştir.(2) Yaklaşık olarak diyoruz,
çünkü doğum tarihi genelde 259/870 olarak kabul edilmektedir. Ayrıca
onun doğum tarihinin 258/871, 259/872, 260/873, 261/874 gibi farklı
tarihler olduğunu söyleyenler de vardır. Doğum tarihi vefat
tarihinden hareketle tespit edilmiştir. Ölüm tarihi ise kesin olarak
bilinmektedir. O, 339/950 de Recep ayının bir Cuma günü ölmüştür.
Farabi öldüğünde seksen yaşlarında idi. (3)
Babasının bir Türk olduğu ve bir
kumandan olarak görev yaptığı hususu neredeyse kesin bir bilgi
olarak elimizdedir.
Farabi’nin soyu
hakkında farklı görüşler de ileri sürülmüştür.
Yazının devamını Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinin
138. sayısından
okuyabilirsiniz!
(Dergi
satış noktalarını görmek için tıklayınız)
|