|
PROF. DR. ÇETİN YETKİN
YÖNETİMİNDE
KİTAP YAYINLARI DEVAM EDİYOR
 
TÜM KİTABEVLERİNDE
ISRARLA SORUNUZ !..
|
|
MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ
BİLDİRİSİ
14 Şubat 2008 günü
Ankara’da Ahmet Zeki bulunç
(KKTC. E. Büyükelçi),
Alparslan Işıklı (Prof. Dr.
Ankara Üniversitesi) Anıl
Çeçen (Prof. Dr. Ankara
Üniversitesi), Ayfer Yılmaz
(Devlet E. Bakanı), Birten
Gökyay (Üniversiteli
Kadınlar Derneği Başkanı),
Çetin Yetkin (Prof. Dr.
Akdeniz Üniversitesi),
Ferhan Kaptan (Avukat),
Fethi Bolayır(Toplumsal
Düşünce Derneği Başkanı),
Hale Şıvgın (Prof. Dr.),
Halit Dağlı (Devlet E.
Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent
Üniversitesi), İbrahim
Yetkin (Ziraatçılar Derneği
Başkanı), İzzettin Doğan
(Prof. Dr. Cem Vakfı Genel
Başkanı)-toplantıda
bulunamamış, ancak bildiriye
katılmıştır), Kamran İnan
(Dışişleri E. Bakanı),
Mehmet Haberal (Prof. Dr.
Başkent Üniversitesi
Rektörü), Mete Akyol
(Gazeteci – Yazar, Başkent
Üniversitesi), Pınar Köksal,
Ramazan Özünal (T. Muhtarlar
Derneği Genel Başkanı),
Şener Eruygur (E. Orgeneral
ADD Başkanı), Şükrü Sina
Gürel (Prof. Dr. Devlet E.
Bakanı), Talat Şalk
(Yargıtay Onursal
Başsavcısı), Ufuk Söylemez
(Ekonomiden Sorumlu Devlet
E. Bakanı) Vural Savaş
(Yargıtay Onursal
Başsavcısı), Yaşar Nuri
Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel
Başkanı), Yaşar Okuyan (Hür
Parti Genel Başkanı), Zerrin
Başer (Dr.) Milli Egemenlik
Hareketi başlatılmasına
karar verilmiş ve hareket
adına Karman İnan
aşağıdaki bildiriyi
yayınlamıştır.
“Milli Egemenlik Hareketi”
Açıklaması
Bazı siyasi parti ve sivil
kuruluş temsilcileri ile
değişik kesimlerden deneyim
ve sorumluluk sahibi
kişiler, Cumhuriyetimizin
temel kurumları ve
değerlerinin ağır iç ve dış
tehditler altında olması
nedeniyle 14 Ocak 2008’de
bir araya gelmiştir.
Bu toplantıda Milli
Egemenliğimize yönelen
tehditler
değerlendirilmiştir.
Toplantıdaki görüşme ve
çalışmalar ışığında ülkenin
bu çıkmazdan kurtulması için
güç ve işbirliği yapılması
kararlaştırılmış, yeni bir
yapılanma lüzum ve
çerçevesinde “Milli
Egemenlik Hareketi”
doğmuştur.
Hareketin Hedefleri:
- Vatanın bölünmez bütünlüğü
üzerindeki tartışmalara son
vermek;
- Toplumun “bizden olanlar –
olmayanlar” şeklinde
cephelere ayrılmasına karşı
çıkmak;
- Kardeş kavgasını
körükleyen iç ve dış
güçlerin tahriklerine karşı
mücadele etmek;
- Dinimiz ve inançlarımızın
ülkemiz ve insanımız
aleyhine kullanılmasına mani
olmak;
- Milli servetin yabancılara
peşkeş çekilmesine izin
vermemek;
-Cumhuriyetin temel
niteliklerini (Milli, Üniter,
Demokratik, Laik, Sosyal
Hukuk Devleti) Büyük
Atatürk’ün kucaklayıcı
milliyetçiliği temelinde
kararlılıkla korumaktır.
Lozan Antlaşmasının hiçe
sayıldığı, Sevr’in bile
gündeme getirildiği, iç ve
dış tehditlerin vahim
boyutlara vardığı, endişe ve
huzursuzluğun yaygın hale
geldiği bu dönemde
yukarıdaki hedefleri
paylaşan bütün kurum ve
kişileri Cumhuriyetçi
Seferberlik için “Milli
Egemenlik Hareketi”
saflarında yer almaya davet
ediyoruz.
Saygılarımızla |
|
OKURLARIMIZA
DUYURU VE ÇAĞRI…
GÜNCELLİKLER
Mehmet YALÇIN
2006’dan başlayarak
Antalya’dayım; bir engel
çıkmazsa
birkaç yıl daha
burada yaşayacağım. Bunun
bana sağladığı en önemli
olanaklardan birisi, hiç
kuşkusuz,
Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına
ulaşmak, yani
Çetin Yetkin gibi bir
bilge kişiyle aynı uzamı
paylaşmaktır.
Başlığın
anlamı
ve bir dil sorunu :
Önce bu başlığı hangi
anlamda kullandığımı
açıklayayım: Bilindiği gibi
Fransızca
actuel’in karşılığındaki
güncel
sıfatı, yaşanılan zamanda
ilgi
çeken ve tartışmaya
değer
bulunan olguları
nitelemek için
kullanılıyor. Bundan
türetilmiş olan
güncellik
de, yine
Fransızca kökenli
aktüalite (actualité)
karşılığında bir addır ve
güncel olma durumu, güncel
değer taşıma niteliği
biçiminde
algılanıyor;
kısacası, yalnızca bir
nitelik adı olarak… Türkçe
sıfat ve ad biçimlerinin
kullanımı bu temel
kavramla sınırlıdır.
Oysa sözcüklerini aldığımız Fransızcada actualité’nin daha değişik anlamları var: Örneğin bir anlamında
güncel
olaylar, yeni olgular
bütünü.demektir. Biz bu
anlamı vermek için
güncellik
yerine aktüalite diyoruz. Yine Fransızcada ayın sözcük çoğul biçimiyle,
daha çok
basın ve yayın
alanında, güncel değer
taşıyan
haber ve bilgiler toplamı’nı
belirtmek için kullanılıyor.
Aynı temel kavramın kimi
kullanım değerlerini
Türkçeyle, kimilerini de
Fransızcayla karşılamak
tutarlı görünmüyor. Yabancı
dil özentisine kapılanlar
genellikle dili
tek
sözcük – tek kavram
dizgesine indirgiyorlar,
böyle bir sözcüğü
kullanırken de türev
ilişkilerini unutuyorlar,
Saussure’ün deyişiyle,
dili bir “sözcükler
dizelgesi”, yani örneğin her
biri kendi içinde,
birbirinden bağımsız
bir anlam
verebilecek, değişik
renklerde boyanmış fasulye
taneleri gibi görüyorlar.
Aralarına kimi yabancı
sözcüklerin rasgele
serpiştirilmesini de bir tür
mozaik süslemesi gibi
karşılıyorlar ve bunun
“güzel bir şey” olduğunu
söylüyorlar. Türkçe
için bu türev bağıntısı
güncel
ile
aktüalite
arasında değil,
güncel
ile güncellik arasındadır. Tıpkı Fransızcada aynı bağıntının actuel ile
actualité arasında bulunması
gibi…
Sözün kısası, Türkçe
sıfattan türetilmiş, hazır
bir ad biçimi varken, niçin
Fransızcısı (aktüalite)
kullanılsın? Ben buradaki
başlıkta yeni bir sözcük
üretmiyorum, anlatım
biçimine uygun düşen değişik
bir içerikle buluşturuyorum,
o kadar.
Bu bölümün sürekli başlığı
olarak seçilen “Güncellikler”
sözcüğü, Türkçeye henüz
yerleşmemiş yeni
anlamlarıyla uyumlu biçimde
kullanılacak. Böyle bir
başlık altında
dil, düşünce, sanat,
kitap, dergi, anı,
özyaşam, eleştiri, iletişim,
vb. gibi tartışılmaları
güncel değer taşıyan
konular yer alacak.
Bu
bir iletişim
köşesi :
Bir
yılı aşkın süredir İzmir’den
bu dergiye düzenli yazılar
gönderiyordum. Ama
Antalya’ya geldiğimde sayın
Çetin Yetkin hocamız benden “daha yoğun” katkı beklediğini
söyledi. Ben de yukarda
belirttiğim konuları içeren bir
sanat ve kültür bölümünü
yürütebileceğimi
belirttim. “Olur” dedi.
Bana göre böyle bir açılım
derginin bilinen temel
işlevine aykırı
görünmüyordu. Tam tersine,
içeriğine yaraşan yeni bir
renk, yeni bir boyut
getirilebilirdi. Öyle
söyledim kendisine de.
Çetin Yetkin’in hemen
bütün etkinlikleri gibi,
Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk
da bir ulusal düşünce
dergisidir. Sayfalarında
ülkemizin seçkin
aydınları Cumhuriyet ve Ulus
karşıtlarıyla zorlu bir
savaş veriyorlar. Ama niçin
kültür ve sanat da olmasın?
Mustafa Kemal de
Kurtuluş Savaşı’nın en
çetin, en yoksun ve en
bunalımlı aşamalarında,
geceleri çadırında
dinlenirken sanat
ürünleriyle ilgilenmeyi
elden bırakmamıştır. Örneğin
bu koşullarda
Çalıkuşu
romanını okuyup bitirdiğini
ve çok beğendiğini söylemiş,
“Al, sen de oku” diyerek de
İsmet Paşa’ya
bırakmıştır. Değil mi ki,
yine O’nun tanımıyla, sanat
bir “hayat
damarı”dır, hangi yaşta ve
hangi koşulda olursak
olalım, bu damarın
kopmaması
gerekiyor! Çünkü sanat
yalnızca bir oyalanma aracı
değil, aynı zamanda ve
özellikle daha
duyarlı ve daha çözümleyici
bir
görüş, kazandırır
insana.
Bu niteliğiyle bir
güç ve umut kaynağıdır.
Güncellikler
işte bu anlamda bir
bölümün sürekli başlığı
olacak. Onu okurlarla
iletişim içinde canlı
tutmaya çalışacağım. Sözü
bütünüyle onlara bırakmak da
olasıdır. Böylece bir
sonraki sayının konusu ya da
konuları da
ortaklaşa belirlenmiş
olacak. Dilerim okurlarda ve
sayın Çetin Yetkin’de bir
düş kırıklığına yol açmam.
Bir
tartışma konusu: Çocuk
yazını :
Son
yıllarda “çocuk edebiyatı”
deyimi daha bir sıklıkla
kullanılmaya başlandı.
Yalnızca bir eleştiri ya da
deneme konusu değil, kendine
özgü nitelikler taşıdığı
varsayılan
bir yazın türü olarak “akademik
düzeyde” de bir inceleme
alanına dönüştü.. Özellikle
de “masal” denilen ve
üreteni belli olmayan
(anonim) öyküler hiç
kuşkusuz çocuklara yönelik anlatı
türünün en eski
örnekleridir. “Büyüklere
masallar” da var elbette,
ama şimdiki konumuz bu
değil.
Bugünkü uygulamada masallar
genellikle çocukları
oyalamak
ya da uyutmak için anlatılmaktadır. Giderek yazarlar da çocuklar için masallar ya da gerçekçi öyküler
yazmışlardır… Ne var
ki her türlüsünü uyduran da
anlatan da genellikle
büyükler oluyor. Özelliği
nedir çocuğa özgülenen anlatıların?
Genel anlayışa göre, eğer
bir masal anlatım ve içerik
düzlemlerinde kısa, yalın ve
kolay anlaşılır nitelikteyse
çocuklara; uzun, karmaşık ve
güç anlaşılır nitelikteyse
büyüklere yöneliktir.
Kuşkusuz daha başka
belirleyici ölçütler
de vardır bu ayrımda. Ama
benim burada amacım bir
yöntem tartışması değil,
daha çok bir adlandırma
mantığı üstünde durmak:
Acaba “çocuk yazını” deyimi,
büyükler tarafından çocuklar
için düzenlenmiş anlatı
biçimleri yerine, çocukların
kendi ürettiklerini
belirtseydi daha doğru olmaz
mıydı? Böyle bir çocuk
yazını tam anlamında çocuğa
özgü ve doğunçsal (otantik)
olmaz mıydı? Tıpkı
çocukların kendi elleriyle
ürettikleri “çocuk
resimleri” ya da “çocuk
şiirleri” gibi.…Çünkü
büyükler böyle bir anlatı
sanatını, öykünerek de olsa,
aynı doğallıkla üretemezler.
Yalnızca dil açısından
değil, aynı zamanda dünyaya
bakış biçimi açısından da
yapamazlar bunu. Zaten dili
de biçimlendiren dünyaya
bakış biçimi değil midir?
Büyükler yaşadıkça
edindikleri kültürel
birikimlerin etkisiyle
hiçbir şeye tam olarak
çocuk gözüyle
bakamazlar; yorumlayıcı bir
bakışa ve baktıkları dünyayı
değiştirmeye
koşullandırılmışlardır, onu
çocuklar gibi algılayıp
yansıtamazlar. Her şeyi
“sofistike” etmişlerdir,
yani iyileştirmek adına
doğasını değiştirmişlerdir.
O nedenle çocukların
gerçekçiliği ile büyüklerin
gerçekçiliği örtüşmez:
Karşılıklı olarak bir kesim
ötekine göre
gerçeküstücü
(sürrealist) gibi algılanır.
Çocukların sanatı bana
öylesine özgün görünüyor ki,
büyüklerin bu yöndeki
etkinliği, belki de
bilinçaltından çocukluğa
dönüş çabasıdır, diye
düşünüyorum. Sanatın oyunsal
(ludique) bir nitelik
taşıması da bundandır belki
de. Kısacası büyükler, her
edimlerinde olduğu gibi,
sözlü ileti üretiminde de
çocuk rolü yapmaya
kalkışırlar, ama
çocuklaşamazlar; yani
kimlikleri gibi
dilleri de
onlarınkiyle özdeş değildir.
Herkes “çocuğa özgü”lüğü
resimde görüyor, “çocuk
şiiri”ne de yabancı değil, ama
“çocuk öyküsü”, “çocuk
romanı” denildiğinde tersi
düşünülüyor. Belki de
düzanlatım oyunsal nitelikte
sanat gibi düşünülmediği
için.
Oysa çocukluğun da bir
biçemi vardır kuşkusuz ve
onu her türlü anlatım
dizgesinde kullanır. 18.
yüzyıl Fransız aydınlarından
Buffon “Biçem
insanın kendisidir” demişti;
bu tanım çocuklara
söyle uygulanabilir: “Çocuk
dili çocuğun kendisidir”.
Çocuk yazını da öyle olmalı.
Biz bu
çocuğa özgü’lüğü resimde
görüyoruz; “çocuk şiiri”ne
de yabancı değiliz, ama
aynı şey anlatı için
geçerli görünmüyor gibi.
Bunun nedeni, belki düzanlatıma
göre dizeli şiirin
daha oyunsal (ludique)
bir nitelik taşıması; tıpkı
resim gibi…
İletişim ve paylaşım :
Düşüncemi özetliyorum:
“Çocuk yazını” ancak
çocukların sözlü ürünleri
için geçerli
olabilir. Kurumlaşmamış
görünse de, hiç
değilse
gücül
olarak,
böyle bir yazın
türünden söz edilebilir. Ben
burada çocukların yetisini
canlandırmayı deneyeceğim:
Bu amaçla, bu köşe onlara
her zaman açık olacak.
Aldığım şiir, öykü, anı,
resim, vb. türü
iletilerden örnekler
yayımlayacağım.
Elimde olmayarak, bu yazı da
ne yazık ki çocuklardan çok
büyüklere seslenir gibi
oldu; yani bir kez
daha “büyüklüğüm” tuttu.
Ama amacım
7’den 70’e herkese
seslenmek. Herkesten katkı
bekliyorum.
|
|
 
Yeniden
Anadolu
Ve Rumeli
Müdafaa-i
Hukuk
Yayınları
AYRINTILI BİLGİ için
tıklayınız 
|
|
KARABASAN KARAR |
|
Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti, en kara günlerini
yaşamakta. Eski bır şarkıdır: “Ölürsem yazıktır sana
kanmadan!” Yani Atatürk ve Cumhuriyeti’ne doyamadan! Namık
Kemal de, istibdat döneminde, “Ölürsem görmeden, millette
ümit ettiğim feyzi, yazılsın seng-i kabrime (mezar taşıma)
vatan mahzun, ben mahzun” diye yazmış! Ben de şimdi, 85
yaşımda, TC’ni yok edip ülkemizi Orta Çağlara götüren,
vatanı yabancılara her anlamda peşkeş çeken, bölünmesine
direnemeyen, AKP iktidarından kurtulmadan ölürsem, gözüm
arkada kalacak!
KARA KARAR
Anayasa Mahkemesi, 31 Temmuzda, Yargıtay Başsavcısı’nın
açtığı AKP’nin Kapatılması Davasında “kapatılmaması”
kararını açıkladı!.. Yüksek Mahkeme’nin 6 üyesi partinin
kapatılması yönünde karar verdi, ancak 7 oya ulaşılamadığı
için, AKP’yi kapatmadı. 4 üyenin kararıyla, hazine
yardımının 1/2 oranında kesilmesi karalaştırıldı. Yani,
nasıl bir ters mantıksa, AKP “kıl payı” kurtuldu; biz
Atatürk Cumhuriyetçileri de “kıl payı” kaybettik! Adalet
önünde, boynumuz “kıldan ince”, ama söz konusu, Türkiye
Cumhuriyeti’nin “boynu”! Herkes, şimdi “adalete” ve
Mahkeme’nin kararına saygıdan söz ediyor. İlke olarak çok
doğru ve başka da çaremiz yok, ama bu olayda ben, asıl
kapatma lehinde oy veren 6 yargıca büyük saygı duyuyorum. Bu
konuda, akademik yorum yapamayacağım, objektif de olamam.
Bir “Atatürk Cumhuriyetçisi ve Milliyetçisi” olarak,
kendimi davada müdahil farz ediyorum ve AKP’nin kapatılması
gerektiğine inanıyorum. Karar günü, benim için bir “kara
gün” oldu!
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Altemur KILIÇ |
|
ATATÜRK VE TİTO |
|
Yirminci yüzyılın ilk yarısında devlet kurmuş olan
Atatürk ve Tito’nun yirmi birinci yüzyılın
başlarında beraberce ele alınmasında ne gibi bir anlam
olabileceği tartışılabilir. Ne var ki, yirminci yüzyıldan
yirmi birinci yüzyıla geçerken Tito’nun kurmuş olduğu devlet
dağılmış, Atatürk’ün kurucu önderliğini yaptığı Türkiye
Cumhuriyeti ise her türlü olumsuz koşula rağmen yirmi
birinci yüzyıla girerek, yeni dönemde de kurucusunun
oluşturduğu devlet modeli çatısı altında yoluna devam
edebilmiştir. Yirminci yüzyılın ortaya çıkarmış olduğu iki
liderden birisinin kurmuş olduğu devlet yapısının dağılması,
buna karşılık diğerinin devam etmesi nedeniyle ciddî bir
karşılaştırma yapmak ve bu durumdan günümüz için dersler
çıkarmak zorunluluğu bulunmaktadır. Özelikle, küreselleşme
gibi bir yeni emperyalist dalganın bütün devletleri tehdit
ettiği yeni aşamada Tito’nun devleti olan Yugoslavya’nın
direnememesi ve dağılmasıyla, Atatürk’ün Türkiyesi’nin
direnerek ayakta kalabilmesinin nedenlerin bilimsel olarak
açıklanabilmesi için, iki ülke ve devletin koşulları ile
özelliklerinin beraberce ele alınması, Atatürk ve Tito gibi
iki devlet kurucu önderin tutum ve yaklaşımlarındaki
farklılıkların belirlenmesi gerekmektedir.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof. Dr. Anıl
ÇEÇEN |
|
ATANIMIZDA VATAN HAİNİ GİBİ OLDUK |
|
Bu güzel ülkede, ömür denilen
maceramızda, on yılları kimi zaman çoşkuyla, kimi zaman
üzüntü ve acılar içinde yaşadık… O yılları bizden çok önce
yaşamış olanların, içinde bulunduğumuz şu yaşlara, bir hayli
uzak olduğumuz zamanlarda, şurada burada yanımızda iken
söyledikleri; “ne çabuk da geçti seneler!...”, türü
konuşmalarına, o dönemlerde tanık oldukça,“bunca on yıl
nasıl çabuk geçermiş…” diye, düşündüğümüz ve
şaşırdığımız zamanları, şimdi hatırlıyoruz da, gerçekten de
yıllar ne çabuk geçermiş meğer dostlar…
Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yaş
otuz beş şiiri, zaten her şeyi en güzel ve çarpıcı biçimde
anlatmıyor mu?
Yaş otuz beş! Yolun
yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız
ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
……
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
Doğup büyüdüğümüz bu
coğrafyada; yılları birbiri ardına tüketmiş, bu güzel vatan
toprakları üstünde, çocuklarına mutlu bir dünya bırakmak,
arzu ve azmiyle, her doğan güne umutla bakmış bir kimse
olarak, ne yazık ki, artık yeni doğan şafaklara, sevinç ve
coşkuyla bakabilen, bir Türk vatandaşı olmadığımızı,
yeis içerisinde belirtmek
isteriz.
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Burhan ÖZBEY |
|
KIBRIS’TA
DOĞRUDAN MÜZAKERELER 3 EYLÜL
2008 TARİHİNDE BAŞLAYACAK |
YENİ ÇÖZÜM ARAMA SÜRECİ
Kıbrıs’taki iki Taraf’ın Liderleri Talât ve Hristofyas 21
Mart 2008 tarihinde buluşarak, 44 yıldır çözülemeden duran
Kıbrıs sorununa BM zemininde çözüm bulmak amacıyla yeni bir
süreç başlatmışlardır.
Talât ve Hristofias, 23 Mayıs 2008 tarihindeki ikinci
buluşmalarında, çözüm arama sürecinin hedefini “ilgili
Güvenlik Konseyi kararlarınca tarif edilen siyasi eşitliğe
dayalı iki kesimli, iki toplumlu federasyon” olarak
belirlemişlerdir. İki Lider, aynı buluşmada, bu ortaklığın
“tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını” ve bir
Federal Hükümet’e (Federal Government) ve eşit
statüdeki “Kıbrıs Türk Oluşturucu Eyaleti’ne”
(Turkish Cypriot Constituent State) ve “Kıbrıs Rum
Oluşturucu Eyaleti’ne” (Greek Cypriot Constituent State)
sahip olmasını kabul etmişlerdir.
Liderler, 1 Temmuz 2008’deki üçüncü buluşmalarında
da, ortaklık devletinin “tek egemenliğinin” olması ve
“tek vatandaşlığın” bulunması hususunda ilke
mutabakatına varmışlardır.
BM Güvenlik Konseyi de 13 Haziran 2008 tarihinde kabul
ettiği 1818 sayılı kararıyla
Kıbrıs sorunu için öngörülen çözüm şeklini, daha önceki 1251
sayılı karara gönderme suretiyle, şu şekilde tarif etmiştir:
“Kıbrıs sorununun çözümü, tek egemenliği ve tek
hukukî kişiliği olan ve içinde tek vatandaşlık
bulunan, iki toplumlu ve iki kesimli bir
federasyon çerçevesinde bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü
korunan ve ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında tarif
edilen şekilde siyasî bakımdan eşit iki toplumu
ihtiva eden bir Kıbrıs Devleti’nin üzerine
oturtulmalıdır ve böyle bir çözüm bütün halinde veya kısmî
olarak herhangi bir ülkeyle birleşmeyi ve taksimin ve
ayrılmanın her şeklini yasaklamalıdır.”
Görüleceği üzere, iki Lider’in üzerinde mutabık kalmış
oldukları çözüm çerçevesi, Türkiye’nin ve KKTC’nin on
yıllardır reddedegeldikleri veya çekincelerle kabul
ettikleri BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarında yer alan
unsurlardan oluşmaktadır. Yukarıda zikredilen 1251 sayılı
kararda kullanılan “bir Kıbrıs Devleti” kavramında
kelimelerin baş harfleri büyük harfle yazılmıştır.
Kasdedilen Kıbrıs Türk Tarafı’nın ve Türkiye’nin 1963
sonundan bu yana yok hükmünde kabul edegeldiği 1960
“Kıbrıs Cumhuriyeti’dir.” Bu da, Tarafların,
sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin”, anayasası federal
düzen kuracak şekilde tadil edilmesi suretiyle yaşatılması
ve böylece çözüme ulaşılması hususunda anlaşmış
olduklarını ortaya koymaktadır. 1251 sayılı
karar bugün Hristofias’ın iş başına geldiği günden bu yana
demeçlerinde tarif etmekte olduğu çözümün unsurlarını
bütünüyle ihtiva etmektedir.
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Tugay
ULUÇEVİK
|
|
İKİZ YASALARLA DAYATILAN
SEVR… |
|
18.06.2003 Tarihinde, AB’ye
6. Uyum Paketi, Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar’a ilişkin uluslararası sözleşmeler
kapsamında yürürlüğe giren 4867 ve 4868 sayılı İkiz Yasalar,
ülkemizin üniter yapısını tehdit etmeye başlamıştır. Artık
Avrupa Parlamentosu’nda bu yasaların arkasına gizlenerek
bölücü yaklaşımlar açıklanabiliyor. Bölgedeki tüm
zenginliklerin verilmesi gerektiği AB kalkanı arkasına
gizlenerek dayatılmakta ve federasyon ya da konfederasyon
hedefi açıklamalara da eklenerek, halkımızın tepkisi
ölçülmeye çalışılıyor. Bu tür denemeler her alanda sıkça
yapılarak kamuoyu alıştırması sürdürülmektedir.
ABD ve AB, NATO’yu vurucu güç
olarak kullanıp, Yugoslavya’yı bölmüş. Bölgenin en huzurlu
ülkesi olan Yugoslavya; Slovenya, Hırvatistan, Makedonya,
Kosova ve Bosna-Hersek diye parçalara bu yasalarla
ayrılmıştır. Birleşmiş Milletler kuruluşundan 20 yıl sonra
yani 1976 yılın da “İkiz Yasalar” olarak ülkelerin “kendi
kaderlerini tayin hakkı” diye kabul ettiği bu “masum”
ilkelerle aslında “ulus devletler”in bölünüp parçalanmasını
“küresel emperyalist” anlayışının bir ürünü olarak
uygulamaya koymadı mı?
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
|
|
Güdümlü Yeşiller Partileşti
TÜRKİYE’Yİ “KÜLTÜREL VANDALİZME” HAPSETMEK DERİNLEŞİYOR |
|
Yeşiller Partisi'nin kurulması nedeniyle imzaya açılan
"Yeşiller Partisi Kuruluyor, Destekliyoruz" başlıklı metni
yüzü aşkın aydın, sanatçı, yazar, akademisyen ve aktivist
imzaladı. Partinin kurulduğu 30 Haziran günü dört gazetede
ilan olarak yayınlanan metne, yayınlandıktan sonra da
imzalar gelmeye devam ediyor.[i]
YEŞİLLERİN ÖNCEKİ
AÇIKLAMALARI VE ÇALIŞMALARI
Türkiye’de etnik kışkırtıcılığın doruk noktasında olduğu bir
dönemde, yeşiller de bu sürece dahil olmakta ve küresel
yerel oyuncuların kaynaklardan daha fazla pay almaya
odaklanmış çabalarına katkılarını esirgememektedirler. 11
Aralık 2004 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Yeşiller
Ön Konferansı’nın sonuç bildirgesinde şu görüşlere yer
verilmiştir: “İnsan hakları alanında ilerleme kaydettiğine
inanmak istediğimiz ülkemizde hâlâ yargısız infazlar, Doğu
ve Güneydoğu illerinde insanlar üzerinde baskı oluşturan
kontrol noktaları, fiili vize, işkence, ormanların kasten
yakılması gibi uygulamalar sürmektedir. Eğitim-Sen gibi
yüz akı bir sendikamız ana dilde eğitimi savunduğu için
kapatılmak istenmektedir.”Yeşillerin bölücü çabaları
bitmemektedir. Yukarıdaki bildirgede yer alan “ormanların
kasten yakılması” konusu; Tunceli ilimizin isminin
“Munzur” olarak anıldığı, “Gün Döndü”
isimli haber bültenlerinin 12 Ekim 2004 tarihli ikinci
sayısında (ve 05.10.2004 tarihli basın açıklamasında) şöyle
açıklığa kavuşturulmuştur: “Munzur vadisiyle Pülümür
vadisi arasındaki Kutu deresi yakınlarında bulunan meşe
ormanlarının, yine çatışmalar sırasında güvenlik güçleri
tarafından atılan bombalarla yandığını gösteriyor. Bu
zalimce uygulama yeniden ve sistemli bir biçimde
başlayacakmış gibi görünüyor... Görünen odur ki Tunceli’de
sadece insan hakları ve demokrasi değil doğa da bir kez daha
ciddi bir tehdit altındadır... Munzur’un ağaçlarına da
kıymayın.” Bu açıklamalardan sonra da 10 aralık 2004’te
“İnsan Hakları Kağıda Sığmaz” başlığıyla
basına ve kamuoyuna bir açıklama yapılmıştır: “Mardin’de
12 yaşında bir çocukla babası, Hakkari’de bir çobanın
terörist ilan edilerek katledilmeleri, anadilde eğitimi
savunan Eğitim-Sen’in kapatılmak istenmesi, kadına yönelik
şiddetin, namus cinayetlerinin, kız çocukları
okutulmamasının sürüyor oluşu ülkemizde insan hakları
ihlallerinin temel insan hakları düzeyinde halen önemli
ölçüde sürdüğünü göstermektedir.”
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Kaan TURHAN
kaanturhana@gmail.com
[i]
Abdullah Onay (editör), Ahmet Gözübüyük (Tarsus
Platformu), Ahmet Filmer (Gümüşlük Akademisi), Ahmet
Ilgaz (Marmara Ün.Öğr. Ü.), Ahmet Topuzoğlu (Marmara
Ün.Öğr. Ü.), Ahmet Ümit (Yazar), Akgün Akova
(Şair-Fotoğrafçı), Akın Atauz (Yazar), Akın Birdal (DTP
Milletvekili), Ali Kerem Saysel (Boğaziçi Ün. Öğr.
Ü.), Ali Yurttagül (Avrupa Parlamentosu Yeşiller
Gurubu Danışmanı), Alin Taşçıyan (Gazeteci-Yazar),
Arif Künar (Elektrik Mühendisi), Attila Tuygan
(Editör-Çevirmen), Atilla Uluğ (9 Eylül Ün. Öğr. Ü.)
Aycan Saroğlu (Gazeteci-Yazar), Aynur Doğan
(Sanatçı), Bağış Erten (Gazeteci-Yazar), Baskın Oran
(Ankara Ün. Öğr. Ü.), Bülent Aydın (Art Direktör),
Büşra Ersanlı (Marmara Ün.Öğr. Ü.), Cahit Berkay
(Sanatçı-Moğollar), Celal Beşiktepe (Mühendis),
Celal Korkut Yıldırım (Diş Hekimi), Cem Erciyes
(Gazeteci-Yazar), Cengiz Bozkurt (Yönetmen-Oyuncu),
Ceren Oykut (Baba Zula), Cüneyt Cebenoyan
(Gazeteci-Yazar), Coşkun Aral (Haberci), Demet
Erdoğan (Hekim), Deniz Türkali (Sanatçı), Derya
Alabora (Sanatçı), Elif Üyüklü (Narlı Çevre Koruma
ve Kültür Derneği), Engin Cezzar (Sanatçı), Engin
Yörükoğlu (Sanatçı-Moğollar), Eray Özer (Gazeteci),
Erkan Aktuğ (Gazeteci-Yazar), Esmeray (Sanatçı),
Fatmagül Berktay (İst. Ün. Öğretim Üyesi), Ferhat
Uludere (Gazeteci), Fevzi Gümüş (Pir Sultan Abdal
Kültür Der. Genel Bşk.), Feza Kürkçüoğlu
(Gazeteci-Yazar), Gaye Cön Şakar (Gökova Sürekli
Eylem Kurulu Sözcüsü), Gediz Akdeniz (İst. Ün. Öğr.
Ü.), Gökhan Gençay (Gazeteci), Gülriz Sururi
(Sanatçı), Hacer Ansal (Işık Ün. Öğr. Ü.), Halil
Yazıcıoğlu (Gazeteci), Haluk Levent (Galatasaray Ün.
Öğr. Ü.), Hasan Şen (Tunceli Dernekleri
Federasyonu), Hatice Meryem (Yazar), Hatice Yakar
(Yönetmen), Hüseyin Nazlıkul (Hekim, Alman Yeşiller
Partisi Kurucu Üyesi), İbrahim Günel (Gazeteci),
İbrahim Sarı (Bodrum Kurudere Köyü Muhtarı), İlhan
Talınlı (İTÜ Öğr. Ü.), Jale Karabekir (Sanatçı),
Kaya Özkaracalar (Bahçeşehir Ün. Öğr. Ü.), Kemal
Budak (Büyükeceli-Akkuyu Köyü Muhtarı), Kemal
Çöçelli (Ovama ve Onuruma Dokunma Hareketi), Kenan
Demirkol (İst. Ün. Öğr. Ü.), Kürşad Kahramanoğlu
(Gazeteci-Yazar), Kürşad Oğuz (Gazeteci-Yazar),
Laden Yurttagüler (Bilgi Ün. Öğr. Ü.), Lale Mansur
(Sanatçı), Latife Tekin (Yazar), Mansur Forutan
(Gazeteci-Yazar), Melissa Bilal (Sosyolog), Mehmet
Ali Üzelgün (Video Aktivist), Memedali Barış Beşli
(Avukat, Laz Kültür Derneği Başkanı), Mehmet Bilal
(Yazar), Mehmet Demir (Gazeteci-KESK Haber Sen MYK
Üyesi), Metin Ertem (Cerrahpaşa Tıp Fak. Öğr. Ü.),
Metin Kahraman (Müzisyen), Metin Üstündağ
(Karikatürist-Yazar), Mikdat Kadıoğlu (İTÜ Öğr. Ü.),
Murat Belge (Gazeteci-Yazar), Murat Beşer
(Gazeteci-Yazar), Murat Çelikkan (Gazeteci-Yazar),
Murat Ertel (Baba Zula), Murat Özer
(Gazeteci-Yazar), Müjde Ar (Sanatçı), Nilgün Öneş
(Senarist), Nilgün Toptaş (Gazeteci), Nilgün
Yurdalan (Feminist), Nilüfer Pazvantoğlu
(Gazeteci-Yazar), Nora Romi (Gazeteci-Yazar), Noyan
Özkan (Avukat), Nuray Bayraktar (Gazi Ün. Öğr. Ü.),
Nursen Gürboğa (Marmara Ün. Öğr.Ü.), Oral Çalışlar
(Gazeteci-Yazar), Osman Çakmakçı (Şair), Ömer Madra
(Açık Radyo Yayın. Yön.), Ömer Laçiner (yazar),
Özcan Mutlu (Birlik 90-Yeşiller Partisi Berlin
Milletvekili), Pelin Batu (Sanatçı), Pınar Selek
(Sosyolog-Yazar), Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları),
Rauf Kösemen (Tasarımcı), Rıza Kıraç (Yazar), Semra
Cerit Mazlum (Marmara Ün. Öğr. Ü.), Serda Kıvılcım
(Gazeteci), Serhat Gürpınar (Art Direktör), Sezai
Sarıoğlu (Şair-Yazar), Sönmez Karakurt
(Karikatürist), Şaban Dayanan (İHD), Şanar
Yurdatapan (Düşünce Suçuna Karşı Girişim), Şenay
Aydemir (Gazeteci-Yazar), Tan Morgül
(Gazeteci-Yazar), Taner Öngür (Sanatçı-Moğollar),
Tanıl Bora (Yazar), Tayfun Gönül (Vicdani Retçi),
Tayfun Pirselimoğlu (Yönetmen), Uğur Vardan
(Gazeteci-Yazar), Vedat Türkali (Yazar), Yalçın
Ergündoğan (Gazeteci-Yazar), Yaşar Gökoğlu (Adana
Çevre Derneği), Yavuz Önen (Türkiye İnsan Hakları
Vakfı Genel Bşk.), Yeşim Çobankent (Gazeteci), Yeşim
Dağgeçen Ayaz (Avukat), Yiğit Aksakoğlu (Hayata
Destek), Zeynel Sarıkaya, Zeynep Casalini (sanatçı),
Özan Yula (Yazar), Ferhat Kentel (öğretim üyesi),
Aysel Tuğluk (DTP mlletvekili), Cem Özdemir (Birlik
90 Yeşiller Partisi AP Milletvekili), Zeynep Oral
(yazar), Fatoş Güney (Yılmaz Güney Vakfı), Hürriyet
Şener (Türkiye İnsan Hakları Vakfı), Bawer Çakır
(gazeteci, Lambda), Belgin (Lambda), Mehmet Tarhan
(vicdani redci), Emel Kurma (Helsinki Yurttaşlar
Derneği)
|
|
BATI BİLİMİ KARŞISINDA NEDEN
KUŞKULU OLMALIYIZ? (II) |
|
Ben
şuna inanıyorum: Dünyada hiçbir şey mutlak anlamda iyi değildir.
Bir dogma haline getirdiğimiz, âdeta taptığımız bilim de
bu kuralın dışına çıkamıyor. Bilimler birtakım sakıncalar da
içerir. Bu sakıncalar özellikle sosyal bilimler için söz
konusudur, çünkü kolayca istismar edilebilmektedir Çirkin Batı
tarafından. Dolayısiyle Batı’nın bilimsel ürünleri karşısında
kuşkucu ve ayıklayıcı olmalıyız. Neden böyle davranmamız
gerektiği hususu üzerinde yazımın ilk kısmında durmuştum.
Okuduğunuz bu son kısmında da aynı konuyu işleyip bitiriyorum.
I) NEOKLASİK İKTİSADA KARŞI VEBLEN
Liberal iktisadı eleştiren Batılı bilim
adamları da vardır, örneğin Veblen ve takipçileri gibi.
Veblen’in ne kadar farklı bir iktisat bilimi tasarladığını
görmek için ve Neoklasik iktisat teorisinin “bilim” olmadığını,
sadece “genel iktisat bilimi” içinde bir görüşten ibaret
olduğunu anlamak bakımından, Veblen’in iktisat tezinin kısa bir
özetini vermenin faydalı olacağını düşünüyorum.
Yirminci yüzyılın başında neoklasik teoriye şiddetle karşı
çıkan, ancak -etkisinde kalmakla birlikte- Marksist olmayan
heteredoks iktisatçıların başında Thorstein Bundy Veblen
(1857-1929) gelir. Veblen; görüşleriyle, daha sonraki heteredoks
iktisatçılar üzerinde çok etkili olmuş ve “Kurumsal İktisat”
olarak bilinen iktisadî düşüncenin kurucusu sayılmıştır. Genel
anlamda düşünceleri evrimci toplum görüşüne dayanır ve bu
açıdan geleneksel iktisadı şiddetle eleştirir.
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof. Dr. Cihan DURA /
www.cihandura.com
|
|
KUKLACIK |
|
Türkiye’ye musallat olan saldırı nereden kaynaklanıyor,
kimden geliyor, ulaşmak istediği sonuç nedir…vs gibi
sorular vatanseverlerin gündemini uzun süredir meşgul
ediyor, tartışmalar ve açık oturumlar yapılıyor, yanıtlar
çoğu zaman benzer olmakla birlikte zaman zaman derin görüş
ayrılıkları da ortaya konuyor. Bu konularda güncel bir
değerlendirme yapılacak olursa, benim penceremden görünenler
şunlardır…
TEHDİT
Tamamen emperyal batı kaynaklıdır. Ülkemizin bağımsızlığına
yöneliktir ve hedefi parçalara bölünmüş bir coğrafya
içerisinde TÜRKİYEİSTAN adlı bir sömürge ülke kurmak ve
etrafında da Kürdistan, İyonya, Lâzistan, Ermeni
devletçikleri gibi uydu devletçikler kurmaktır. Çünkü
Türkiye hedef bir ülkedir. Batı dünyası içine kabul
edilmemiştir, reddedilmiştir. Bu reddediliş, açıkça, yüzüne
bir değil bir çok tokat vurularak yapılmıştır. Kıbrıs’da,
Batı Trakya’da, Azerbaycan Hocalı katliamında, PKK terörüne
destek vermede, Asala katliamlarında başta olmak üzere
Türkiye’nin ve Türkler’in %100 haklı olduğu her davada batı
karşı tarafı desteklemiş, hainliğin, zulmün tarafını
tutmuştur.
Her Allahın günü şehit vermeğe devam ettiğimiz PKK teröründe
de açıkça bölücüleri destekleyen Batı, İsveç’inden, AB
troykasına, ABD’sinden Avustralya’sına kadar hainlerin ve
teröristlerin her şekilde destekçisi olmuştur. Kuzey Irak’ta
kurulmuş olan Yahudi Kürt devletinin şehirlerinde
konsolosluk açmak için Almanından,Yunanına,İtalyanından
Fransızına kadar sıraya girilmiştir.Uzun erimli, dengeli ve
çok ince planlanmış bir barışçıl görünümlü saldırı ile karşı
karşıyayızdır.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Hüseyin Gündüz ÖKLEM |
|
KORKU |
İÇ SAVAŞA BİR ADIM:
Bu yazının sonucunu baştan
söylüyorum: “Ergenekon operasyonu”, Kemalist Türkiye
Cumhuriyeti’ni yıkmaya ya da en azından irticaya karşı
–şimdilik– etkisini azaltmaya yönelik kapsamlı bir darbe
girişimi gibi görünüyor. Bunu böyle düşünmeyen sağduyulu
insan yok sanırım.
Yargı yoluyla üstüne gidildiği
öne sürülen çok değişik olaylar arasında tez elden somut
bir şiddet girişimine raslansın ve sorumlular yasaların
öngördüğü cezalara çarptırılsın, buna kimsenin bir diyeceği
olamaz. Ama çok sayıda suçsuz insanın tutukevlerinde telef
edilmesi ya da dışarıda kalanların ne zamana değin
süreceği belirsiz duruşmalarla tedirgin edilmesi
bağışlanamaz bir insanlık suçudur: Çok belirgin bir faşizm
uygulamasıdır Elbette ki suçlular cezalandırılmalıdır. Bir
hukuk devletinde hiç kimsenin buna karşı çıkma hakkı olamaz.
Ne var ki ben, sen, o,
birçoklarımız hukukçu değiliz, ama mantık ve sağduyuyla
ulaşılan evrensel bir adalet anlayışı vardır ki işte bu
anlayış her zaman hukukçuların tekelinde değildir. Evrensel
anlamda adalet, doğruluğu konusunda toplumda kuşku
uyandırmayan adalettir. Bunun tersine yapılan uygulamalarsa,
er geç geri tepmiştir. Siyasal tarih bunun örnekleriyle
doludur.
Cumhuriyetin temelini
oluşturan Atatürkçülük irtica karşısında muhalefet konumuna
indirgenmiş bulunuyor. Oysa aynı iktidar, AKP için açılan
kapatma davasına sunduğu savunmasında, laiklikten ve Atatürk
ilkelerinden sapmadıklarını öne sürüyor. “Haklısınız, biz
Atatürkçü de değiliz, laik de değiliz” diyemiyorlar henüz.
Ama bu aşamaya gelebilmek için bir anahtar deyim
kullandılar: “Velev ki…”. Takıyye’den vazgeçip gerçek
kimliklerini ortaya koymanın bir belirtisi olmuştur bu.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
|
|
MİŞ… MIŞ… MEDYASI |
|
Bu satırları okuduğunuz günlerde Ergenekon İddianamesi’nin
resmen açıklanmasının üzerinden yaklaşık 1,5 ay geçmiş
olacak. Bu 1,5 aylık süre içinde Ergenekon tutuklamalarından
kaç “dalga” daha gerçekleştirilmiş olur, şimdiden bilinmez
(zira daha bu işe bulaştırılmamış oldukça çok sayıda aydın
ve yurtsever insan var), ama geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin
siyasal gündemini belirleyen kuşkusuz en önemli olay,
basında “Ergenekon” olarak adlandırılan bu tutuklamalardı.
Aylardan beri bir türlü bitirilemeyen iddianame, en sonunda
tamamlandı, mahkemeye sunuldu ve 25 Temmuz’da da İstanbul
13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İlk
duruşmanın 20 Ekim’de yapılacağı açıklandı.
İddianamenin açıklanmasına kadar geçen süreç içinde medya,
bir anlamda, “Ergenekon”a kilitlendi! Bütün gazetelerin
manşetlerinde, bütün haber kanallarında “Ergenekon” ile
ilgili sözde haberler… "Sözde" diyoruz, çünkü atılan
manşetler, sayfaları kaplayan haberler, en sonunda bu
soruşturmayı yürüten savcı tarafından bile yalanlanmak
zorunda kalındı! Ama Türkiye basın tarihinde yalanın bu
derece güncelleştiği, karalamaların "haber" diye bu sıklıkla
manşetleri süslediği bir başka dönem olmamıştır sanırım.
Kökenleri yüzyıllar öncesine uzandığı iddia edilen bir
"terör örgütü"(!) Türkiye'de darbe yapmak için akla hayale
sığmayacak komplolar tertip etmişti! “Ergenekon”un hedefleri
arasında neler yoktu ki? Politikacılara suikast yapılacak,
naylon terör örgütü kurulacak, kara para aklanacak,
uyuşturucu ve silah işine girilecek, yarar sağlamayan
ajanlar öldürülecek, bütün STK'lar kontrol edilecek, yabancı
bankalardaki hesaplar boşaltılacak, askeri ateşelerden
yararlanılacak, ulusalcı mafya oluşturulacak, sahte dinci
vakıf kurdurulacak, eldeki istihbarat paraya çevrilecek… Say
sayabildiğin kadar… Ayrıca kimilerine göre Uğur Mumcu,
Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinde de
Ergenekon’un parmağı vardı! Bazıları da 1993’teki Sivas
katliamını yapanın da Ergenekon olduğunu söylüyordu! Eşref
Bitlis suikasti, Gazi olayları, PKK ile ilişkiler… Son 20
yıldır karanlıkta kalmış ne kadar olay varsa, altında
Ergenekon vardı! Kısacası iddianın bini bir para… Tarafı
mâlum kimi gazeteler utanmasalar, kene ısırması yüzünden
meydana gelen ölümlerin sorumlusu olarak bile “Ergenekon”
kapsamında tutuklananları göstereceklerdi! Kısacası
“Ergenekon” hukuk tarihine geçmeye adaydı!
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Serdar ANT |
|
KARAR
“DEMOKRATİK MERKEZDEKİ”
BOŞLUĞUN TESCİLİDİR |
|
Anayasa
Mahkemesi'nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
AKP hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerinden
laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle
açılan davayı mahkumiyetle sonuçlandırmış olması yakın
tarihimizin en önemli hukuki ve siyasi olaylarından
birisidir. Gerçi, birçok yorumcu, iktidardaki zihniyetin
iddianamede son derece güçlü bir şekilde sergilenen laiklik
karşıtı açık-örtülü politikalarının AKP'nin kapatılması için
yeterli bir gerekçe oluşturduğunu düşünüyordu. Yüce
Mahkemenin 11 üyesinden çoğunluğunun da bu kanaati
paylaştığı oylama sonuçlarının açıklanmasıyla ortaya çıktı.
Ne var ki, Anayasamızda bir partinin kapatılabilmesi için
nitelikli çoğunluk şartının aranması, AKP'nin cürümünün
ağırlığı karşısında hafif kalan bir cezayı getirdi.
Ama
bu, hiç şüphesiz, AKP'nin Türk Milleti’nin vicdanında
olabilecek en ağır mahkumiyete çarptırılmadığı ve
çarptırılmayacağı anlamına gelmemektedir. Önemli olan da
budur: yani Mahkeme'nin, AKP'nin, kurucu ruhun en önemli
değerlerinin başında gelen laiklik karşıtlığını tescil
etmesinin, sade ve ılımlı Türk insanı için, AKP hakkında
çok daha ağır sonuçları olabilecek yeni ölçüp biçme sürecini
başlatmasının muhakkak ve mukadder olmasıdır. Meseleye bu
açıdan baktığımızda, AKP'nin cürümünün asıl karşılığı olan
cezayı almaktan kıl payı kurtulmuş olmasının belki de
hayırlı olduğunu dahi düşünebiliriz.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
|
|
|