TÜRKİYE'DE NELER OLUYOR, GERÇEKTEN BİLİYOR MUSUNUZ?     TÜRKİYE ÜZERİNE OYNANAN OYUNLARI ÖĞRENMEYE HAZIR OLUN...       YENİDEN ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK'A ABONE OLUN, ÖZGÜR KALIN!..       UNUTMAYIN OKUMAK ÖZGÜRLÜKTÜR!..      E-POSTA ADRESLERİMİZ ŞUBAT 2008 İTABİYLE DEĞİŞECEKTİR !!      YENİ E-POSTA ADRESLERİMİZ: mudafaaihukuk@mudafaaihukuk.com - haydarcakmak@mudafaaihukuk.com            Yayınlanmasını istediğiniz yazılarınızın e-posta veya bilgisayar disketi ile gönderilmesi gerekmektedir.            ABONELERİN AÇIK AD VE ADRESİNİ, NE KADAR SÜREYLE ABONE OLDUKLARINI FAKS VEYA POSTA İLE BİLDİRMELERİ GEREKMEKTEDİR!            

GEÇMİŞ GÜNDEMDEN

Geçtiğimiz günler dergimiz basımevine gönderilinceye kadar Türkiye çok önemli gelişmelere sahne olmuş bulunuyor. Önümüzdeki günlerin çarpıcı olaylara gebe olduğu da kesin. Yaşadığımız bu gelişmelerin ve olayların, biraz yakından bakınca, bir bütünün parçalarını oluşturduğu görülüyor.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARI

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’ni kapatmama kararı bu gelişmelerin başında geliyor. Karar için olumlu-olumsuz çok şey söylendi. Bunları yineleyecek değilim. Ama önemli gördüğüm bir-iki noktaya değinmek istiyorum.

İlki şu: Her yargı kararının dava konusuna uygun bir sonucu olur. Örneğin; bir alacak davasında mahkeme ya dava konusu alacağın var olduğuna ya da davalının böyle bir borcu olmadığına karar verir. Ya da örneğin, bir adam öldürme davasında sanığın ya suçlu ya da suçsuz olduğuna hükmedilir. Birinci durumda davayı alacaklı davayı kazanmışsa, alacağını borçludan icra yoluyla alacaktır. İkinci durumda ise, sanığın adam öldürdüğüne karar verilmişse, cezaevinde cezasını çekecektir. Ama eğer, alacağın var olmadığına veya sanığın maktulü öldürmediğine kadar verilmişse bir yaptırım söz konusu olmayacaktır. (Yazının devamı için...)

 

 

 

Prof.Dr.Çetin YETKİN

cyetkin@mudafaaihukuk.com

ZORUNLU BİR AÇIKLAMA

On beş yıldan beri Atatürkçü Düşünce Derneği’nin üyesiyim. Bu on beş yıl boyunca da yurdun çeşitli yerlerindeki Atatürkçü Düşünce Derneği şubelerinin çağrılısı olarak konferanslar verdim ve söyleşilere katıldım. Bu nedenle şubelerden verilen plaketler beni ayrıca onurlandırmıştır. Son Genel Kurul’da da Yüksek Disiplin Kurulu’na seçilmiş bulunuyorum.

Tüm çalışmalarımla da, kitaplarımla, yazılarımla Atatürkçü düşünceye elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştım, yaşadıkça da bu yolda çaba harcayacağım.

Ancak, Atatürkçü Düşünce Derneği Yüksek Disiplin Kurulu’ndan ve Antalya Şubesi üyeliğinden ayrılmış olduğumu üzülerek tüm Kemalistler’e duyurmak durumundayım.  (Yazının devamı için...)

 

Prof.Dr.Çetin YETKİN

cyetkin@mudafaaihukuk.com

ÖNEMLİ DUYURU

ŞUBAT 2008 İTABİRİYLE

E-POSTA ADRESLERİMİZ DEĞİŞİYOR!!!!

YENİ E-POSTA ADRESLERİMİZ:

mudafaaihukuk@mudafaaihukuk.com - haydarcakmak@mudafaaihukuk.com  

 

ACI KAYBIMIZ

3 Eylül 2008'de Çorlu Temsilcimiz yılmaz bir Müdafaa-i Hukukçu olan Sayın Hüseyin ÇİFTÇİ'yi kaybettik.

Üzüntümüz sonsuzdur. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk

Favorilerine Ekle

 

PROF. DR. ÇETİN YETKİN YÖNETİMİNDE

KİTAP YAYINLARI DEVAM EDİYOR

TÜM KİTABEVLERİNDE

ISRARLA SORUNUZ !..

MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ BİLDİRİSİ

 

14 Şubat 2008 günü Ankara’da Ahmet Zeki bulunç (KKTC. E. Büyükelçi), Alparslan Işıklı (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi) Anıl Çeçen (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi), Ayfer Yılmaz  (Devlet E. Bakanı), Birten Gökyay (Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı), Çetin Yetkin (Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi), Ferhan Kaptan (Avukat), Fethi Bolayır(Toplumsal Düşünce Derneği Başkanı), Hale Şıvgın (Prof. Dr.), Halit Dağlı (Devlet E. Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent Üniversitesi), İbrahim Yetkin (Ziraatçılar Derneği Başkanı), İzzettin Doğan (Prof. Dr. Cem Vakfı Genel Başkanı)-toplantıda bulunamamış, ancak bildiriye katılmıştır), Kamran İnan (Dışişleri E. Bakanı), Mehmet Haberal (Prof. Dr. Başkent Üniversitesi Rektörü), Mete Akyol (Gazeteci – Yazar, Başkent Üniversitesi), Pınar Köksal, Ramazan Özünal (T. Muhtarlar Derneği Genel Başkanı), Şener Eruygur (E. Orgeneral ADD Başkanı), Şükrü Sina Gürel (Prof. Dr. Devlet E. Bakanı), Talat Şalk (Yargıtay Onursal Başsavcısı), Ufuk Söylemez (Ekonomiden Sorumlu Devlet E. Bakanı)  Vural Savaş (Yargıtay Onursal Başsavcısı), Yaşar Nuri Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel Başkanı), Yaşar Okuyan (Hür Parti Genel Başkanı), Zerrin Başer (Dr.) Milli Egemenlik Hareketi başlatılmasına karar verilmiş ve hareket adına Karman İnan aşağıdaki bildiriyi yayınlamıştır.

 

“Milli Egemenlik Hareketi” Açıklaması

Bazı siyasi parti ve sivil kuruluş temsilcileri ile değişik kesimlerden  deneyim ve sorumluluk sahibi kişiler, Cumhuriyetimizin temel kurumları ve değerlerinin ağır iç ve dış tehditler altında olması nedeniyle 14 Ocak 2008’de bir araya gelmiştir.

Bu toplantıda Milli Egemenliğimize yönelen tehditler değerlendirilmiştir. Toplantıdaki görüşme ve çalışmalar ışığında ülkenin bu çıkmazdan kurtulması için güç ve işbirliği yapılması kararlaştırılmış, yeni bir yapılanma lüzum ve çerçevesinde “Milli Egemenlik Hareketi” doğmuştur.

Hareketin Hedefleri:

- Vatanın bölünmez bütünlüğü üzerindeki tartışmalara son vermek;

- Toplumun “bizden olanlar – olmayanlar” şeklinde cephelere ayrılmasına karşı çıkmak;

- Kardeş kavgasını körükleyen iç ve dış güçlerin tahriklerine karşı mücadele etmek;

- Dinimiz ve inançlarımızın ülkemiz ve insanımız aleyhine kullanılmasına mani olmak;

- Milli servetin yabancılara peşkeş çekilmesine izin vermemek;

-Cumhuriyetin temel niteliklerini (Milli, Üniter, Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti) Büyük Atatürk’ün kucaklayıcı milliyetçiliği temelinde kararlılıkla korumaktır.

Lozan Antlaşmasının hiçe sayıldığı, Sevr’in bile gündeme getirildiği, iç ve dış tehditlerin vahim boyutlara vardığı, endişe ve huzursuzluğun yaygın hale geldiği bu dönemde yukarıdaki hedefleri paylaşan bütün kurum ve kişileri Cumhuriyetçi Seferberlik için “Milli Egemenlik Hareketi” saflarında yer almaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla

OKURLARIMIZA

DUYURU VE ÇAĞRI…

GÜNCELLİKLER

Mehmet YALÇIN

2006’dan başlayarak Antalya’dayım; bir engel çıkmazsa  birkaç yıl daha burada yaşayacağım. Bunun bana sağladığı en önemli olanaklardan birisi, hiç kuşkusuz,  Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına ulaşmak, yani Çetin Yetkin gibi bir bilge kişiyle aynı uzamı paylaşmaktır.*

 Başlığın  anlamı  ve bir dil sorunu :

Önce bu başlığı hangi anlamda kullandığımı açıklayayım: Bilindiği gibi Fransızca actuel’in karşılığındaki güncel sıfatı, yaşanılan zamanda ilgi  çeken ve tartışmaya değer  bulunan olguları nitelemek için  kullanılıyor. Bundan türetilmiş olan güncellik de, yine Fransızca kökenli  aktüalite (actualité) karşılığında bir addır ve güncel olma durumu, güncel değer taşıma niteliği biçiminde  algılanıyor; kısacası, yalnızca bir nitelik adı olarak… Türkçe sıfat ve ad biçimlerinin  kullanımı bu temel kavramla sınırlıdır.

Oysa sözcüklerini aldığımız Fransızcada actualité’nin daha değişik anlamları var: Örneğin bir anlamında  güncel olaylar, yeni olgular bütünü.demektir. Biz bu anlamı vermek için güncellik yerine aktüalite diyoruz. Yine Fransızcada ayın sözcük çoğul biçimiyle, daha çok  basın ve yayın alanında, güncel değer taşıyan haber ve bilgiler toplamı’nı belirtmek için kullanılıyor. Aynı temel kavramın kimi kullanım değerlerini Türkçeyle, kimilerini de Fransızcayla karşılamak tutarlı görünmüyor. Yabancı dil özentisine kapılanlar genellikle dili tek sözcük – tek kavram dizgesine indirgiyorlar, böyle bir sözcüğü kullanırken de türev ilişkilerini unutuyorlar, Saussure’ün deyişiyle, dili bir “sözcükler dizelgesi”, yani örneğin her biri kendi içinde, birbirinden bağımsız  bir anlam verebilecek, değişik renklerde boyanmış fasulye taneleri gibi görüyorlar. Aralarına kimi yabancı sözcüklerin rasgele serpiştirilmesini de bir tür mozaik süslemesi gibi karşılıyorlar ve bunun “güzel bir şey” olduğunu söylüyorlar. Türkçe için bu türev bağıntısı güncel ile aktüalite arasında değil, güncel ile güncellik arasındadır. Tıpkı Fransızcada aynı bağıntının actuel ile actualité arasında bulunması gibi… 

Sözün kısası, Türkçe sıfattan türetilmiş, hazır bir ad biçimi varken, niçin Fransızcısı (aktüalite) kullanılsın? Ben buradaki başlıkta yeni bir sözcük üretmiyorum, anlatım biçimine uygun düşen değişik bir içerikle buluşturuyorum, o kadar. 

Bu bölümün sürekli başlığı olarak seçilen “Güncellikler” sözcüğü, Türkçeye henüz yerleşmemiş yeni anlamlarıyla uyumlu biçimde kullanılacak. Böyle bir başlık altında  dil, düşünce, sanat,  kitap, dergi, anı, özyaşam, eleştiri, iletişim, vb. gibi tartışılmaları güncel değer taşıyan konular yer alacak.

 Bu bir iletişim  köşesi :

 Bir yılı aşkın süredir İzmir’den bu dergiye düzenli yazılar gönderiyordum. Ama Antalya’ya geldiğimde sayın Çetin Yetkin hocamız benden “daha yoğun” katkı beklediğini söyledi. Ben de yukarda belirttiğim konuları içeren bir sanat ve kültür bölümünü  yürütebileceğimi belirttim. “Olur” dedi. 

Bana göre böyle bir açılım derginin bilinen temel işlevine aykırı görünmüyordu. Tam tersine, içeriğine yaraşan yeni bir renk, yeni bir boyut getirilebilirdi. Öyle söyledim kendisine de. Çetin Yetkin’in hemen bütün etkinlikleri gibi, Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk da bir ulusal düşünce dergisidir. Sayfalarında  ülkemizin seçkin aydınları Cumhuriyet ve Ulus karşıtlarıyla zorlu bir savaş veriyorlar. Ama niçin kültür ve sanat da olmasın? Mustafa Kemal de Kurtuluş Savaşı’nın en çetin, en yoksun ve en bunalımlı aşamalarında, geceleri çadırında dinlenirken sanat ürünleriyle ilgilenmeyi elden bırakmamıştır. Örneğin bu koşullarda Çalıkuşu romanını okuyup bitirdiğini ve çok beğendiğini söylemiş, “Al, sen de oku” diyerek de İsmet Paşa’ya bırakmıştır. Değil mi ki, yine O’nun tanımıyla, sanat  bir “hayat damarı”dır, hangi yaşta ve hangi koşulda olursak olalım, bu damarın kopmaması gerekiyor! Çünkü sanat yalnızca bir oyalanma aracı değil, aynı zamanda ve özellikle daha duyarlı ve daha çözümleyici bir görüş, kazandırır insana. Bu niteliğiyle bir güç ve umut kaynağıdır.

Güncellikler  işte bu anlamda bir bölümün sürekli başlığı olacak. Onu okurlarla iletişim içinde canlı tutmaya çalışacağım. Sözü bütünüyle onlara bırakmak da olasıdır. Böylece bir sonraki sayının konusu ya da konuları da ortaklaşa belirlenmiş olacak. Dilerim okurlarda ve sayın Çetin Yetkin’de bir düş kırıklığına yol açmam.

 Bir tartışma konusu: Çocuk yazını :

 Son yıllarda “çocuk edebiyatı” deyimi daha bir sıklıkla kullanılmaya başlandı. Yalnızca bir eleştiri ya da deneme konusu değil, kendine özgü nitelikler taşıdığı varsayılan  bir yazın türü olarak “akademik düzeyde” de bir inceleme alanına dönüştü.. Özellikle de “masal” denilen ve  üreteni belli olmayan (anonim) öyküler hiç kuşkusuz çocuklara yönelik anlatı türünün en eski örnekleridir. “Büyüklere masallar” da var elbette, ama şimdiki konumuz bu değil.

Bugünkü uygulamada masallar genellikle çocukları oyalamak ya da uyutmak için anlatılmaktadır. Giderek yazarlar da çocuklar için masallar ya da gerçekçi öyküler  yazmışlardır… Ne var ki her türlüsünü uyduran da anlatan da genellikle büyükler oluyor. Özelliği nedir çocuğa özgülenen anlatıların? Genel anlayışa göre, eğer bir masal anlatım ve içerik düzlemlerinde kısa, yalın ve kolay anlaşılır nitelikteyse çocuklara; uzun, karmaşık ve güç anlaşılır nitelikteyse büyüklere yöneliktir.

Kuşkusuz daha başka  belirleyici ölçütler de vardır bu ayrımda. Ama benim burada amacım bir yöntem tartışması değil, daha çok bir adlandırma mantığı üstünde durmak: Acaba “çocuk yazını” deyimi, büyükler tarafından çocuklar için düzenlenmiş anlatı biçimleri yerine, çocukların kendi ürettiklerini belirtseydi daha doğru olmaz mıydı? Böyle bir çocuk yazını tam anlamında çocuğa özgü ve doğunçsal (otantik) olmaz mıydı? Tıpkı çocukların kendi elleriyle ürettikleri “çocuk resimleri” ya da “çocuk şiirleri” gibi.…Çünkü büyükler böyle bir anlatı sanatını, öykünerek de olsa, aynı doğallıkla üretemezler. Yalnızca dil açısından değil, aynı zamanda dünyaya bakış biçimi açısından da yapamazlar bunu. Zaten dili de biçimlendiren dünyaya bakış biçimi değil midir? Büyükler yaşadıkça edindikleri kültürel birikimlerin etkisiyle hiçbir şeye tam olarak  çocuk gözüyle bakamazlar; yorumlayıcı bir bakışa ve baktıkları dünyayı değiştirmeye koşullandırılmışlardır, onu çocuklar gibi algılayıp yansıtamazlar. Her şeyi “sofistike” etmişlerdir, yani iyileştirmek adına doğasını değiştirmişlerdir. O nedenle çocukların gerçekçiliği ile büyüklerin gerçekçiliği örtüşmez: Karşılıklı olarak bir kesim ötekine göre gerçeküstücü (sürrealist) gibi algılanır.

Çocukların sanatı bana öylesine özgün görünüyor ki, büyüklerin bu yöndeki etkinliği, belki de bilinçaltından çocukluğa dönüş çabasıdır, diye düşünüyorum. Sanatın oyunsal (ludique) bir nitelik taşıması da bundandır belki de. Kısacası büyükler, her edimlerinde olduğu gibi, sözlü ileti üretiminde de çocuk rolü yapmaya kalkışırlar, ama çocuklaşamazlar; yani kimlikleri gibi  dilleri de onlarınkiyle özdeş değildir. Herkes “çocuğa özgü”lüğü resimde görüyor, “çocuk şiiri”ne de yabancı değil, ama “çocuk öyküsü”, “çocuk romanı” denildiğinde tersi düşünülüyor. Belki de düzanlatım oyunsal nitelikte sanat gibi düşünülmediği için.

Oysa çocukluğun da bir biçemi vardır kuşkusuz ve onu her türlü anlatım dizgesinde kullanır. 18. yüzyıl Fransız aydınlarından Buffon “Biçem insanın kendisidir” demişti; bu tanım çocuklara söyle uygulanabilir: “Çocuk dili çocuğun kendisidir”.** Çocuk yazını da öyle olmalı.

Biz bu çocuğa özgü’lüğü resimde görüyoruz; “çocuk şiiri”ne de yabancı değiliz, ama  aynı şey anlatı için geçerli görünmüyor gibi. Bunun nedeni, belki düzanlatıma göre dizeli şiirin  daha oyunsal (ludique) bir nitelik taşıması; tıpkı resim gibi…

İletişim ve paylaşım :

 Düşüncemi özetliyorum: “Çocuk yazını” ancak çocukların sözlü ürünleri  için geçerli olabilir. Kurumlaşmamış görünse de, hiç değilse gücül olarak,  böyle bir yazın türünden söz edilebilir. Ben burada çocukların yetisini canlandırmayı deneyeceğim: Bu amaçla, bu köşe onlara her zaman açık olacak. Aldığım şiir, öykü, anı, resim, vb. türü  iletilerden örnekler yayımlayacağım.

Elimde olmayarak, bu yazı da ne yazık ki çocuklardan çok büyüklere seslenir gibi  oldu; yani bir kez daha “büyüklüğüm” tuttu.

Ama amacım 7’den 70’e herkese seslenmek. Herkesten katkı bekliyorum.


* Bu olanaklardan bir başkası da  Akdeniz Üniversitesi’nin aydınlık insanları arasına katılmaktır.

** O dönemlerde biçem (Fr. style) yazın sanatını belirleyen temel nitelik sayılıyordu.

 

Yeniden Anadolu Ve Rumeli

Müdafaa-i Hukuk Yayınları

 

AYRINTILI BİLGİ için tıklayınız

KARABASAN KARAR

Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milleti, en kara günlerini yaşamakta. Eski bır şarkıdır: “Ölürsem yazıktır sana kanmadan!” Yani Atatürk ve Cumhuriyeti’ne doyamadan!  Namık Kemal de, istibdat döneminde,  “Ölürsem görmeden, millette ümit ettiğim feyzi, yazılsın seng-i kabrime (mezar taşıma) vatan mahzun, ben mahzun” diye yazmış!  Ben de şimdi, 85 yaşımda, TC’ni yok edip ülkemizi Orta Çağlara götüren, vatanı yabancılara her anlamda peşkeş çeken, bölünmesine direnemeyen, AKP iktidarından kurtulmadan ölürsem, gözüm arkada kalacak!

KARA KARAR

Anayasa Mahkemesi, 31  Temmuzda, Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı AKP’nin Kapatılması Davasında “kapatılmaması” kararını açıkladı!.. Yüksek Mahkeme’nin 6 üyesi partinin kapatılması yönünde karar verdi, ancak 7 oya ulaşılamadığı için, AKP’yi kapatmadı. 4 üyenin kararıyla, hazine yardımının 1/2 oranında kesilmesi karalaştırıldı. Yani, nasıl bir ters mantıksa, AKP “kıl payı” kurtuldu; biz Atatürk Cumhuriyetçileri de “kıl payı” kaybettik!  Adalet önünde, boynumuz “kıldan ince”, ama söz konusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin “boynu”! Herkes, şimdi “adalete”  ve Mahkeme’nin kararına saygıdan söz ediyor. İlke olarak çok doğru ve başka da çaremiz yok, ama bu olayda ben, asıl kapatma lehinde oy veren 6 yargıca büyük saygı duyuyorum. Bu konuda, akademik yorum yapamayacağım, objektif de olamam. Bir  “Atatürk Cumhuriyetçisi ve Milliyetçisi”  olarak, kendimi davada müdahil farz ediyorum ve AKP’nin kapatılması gerektiğine inanıyorum. Karar günü, benim için bir  “kara gün” oldu! 

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Altemur KILIÇ

ATATÜRK VE TİTO

Yirminci yüzyılın ilk yarısında devlet kurmuş olan Atatürk ve Tito’nun yirmi birinci yüzyılın başlarında beraberce ele alınmasında ne gibi bir anlam olabileceği tartışılabilir. Ne var ki, yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geçerken Tito’nun kurmuş olduğu devlet dağılmış, Atatürk’ün kurucu önderliğini yaptığı Türkiye Cumhuriyeti ise her türlü olumsuz koşula rağmen yirmi birinci yüzyıla girerek, yeni dönemde de kurucusunun oluşturduğu devlet modeli çatısı altında yoluna devam edebilmiştir. Yirminci yüzyılın ortaya çıkarmış olduğu iki liderden birisinin kurmuş olduğu devlet yapısının dağılması, buna karşılık diğerinin devam etmesi nedeniyle ciddî bir karşılaştırma yapmak ve bu durumdan günümüz için dersler çıkarmak zorunluluğu bulunmaktadır. Özelikle, küreselleşme gibi bir yeni emperyalist dalganın bütün devletleri tehdit ettiği yeni aşamada Tito’nun devleti olan Yugoslavya’nın direnememesi ve dağılmasıyla, Atatürk’ün Türkiyesi’nin direnerek ayakta kalabilmesinin nedenlerin bilimsel olarak açıklanabilmesi için, iki ülke ve devletin koşulları ile özelliklerinin beraberce ele alınması, Atatürk ve Tito gibi iki devlet kurucu önderin tutum ve yaklaşımlarındaki farklılıkların belirlenmesi gerekmektedir.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ATANIMIZDA VATAN HAİNİ GİBİ OLDUK

Bu güzel ülkede, ömür denilen maceramızda, on yılları kimi zaman çoşkuyla, kimi zaman üzüntü ve acılar içinde yaşadık… O yılları bizden çok önce yaşamış olanların, içinde bulunduğumuz şu yaşlara, bir hayli uzak olduğumuz zamanlarda, şurada burada  yanımızda iken söyledikleri; “ne çabuk da geçti seneler!...”, türü konuşmalarına, o dönemlerde tanık oldukça,“bunca on yıl nasıl çabuk geçermiş…” diye, düşündüğümüz ve şaşırdığımız zamanları, şimdi hatırlıyoruz da, gerçekten de yıllar ne çabuk geçermiş meğer dostlar…

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yaş otuz beş şiiri, zaten her şeyi en güzel ve çarpıcı biçimde anlatmıyor mu?

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
……
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.

Doğup büyüdüğümüz bu coğrafyada; yılları birbiri ardına tüketmiş, bu güzel vatan toprakları üstünde, çocuklarına mutlu bir dünya bırakmak, arzu ve azmiyle, her doğan güne umutla bakmış bir kimse olarak, ne yazık ki, artık yeni doğan şafaklara, sevinç ve coşkuyla bakabilen, bir Türk vatandaşı olmadığımızı,

yeis içerisinde belirtmek isteriz.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Burhan ÖZBEY

KIBRIS’TA

DOĞRUDAN  MÜZAKERELER 3 EYLÜL 2008 TARİHİNDE BAŞLAYACAK

YENİ ÇÖZÜM ARAMA SÜRECİ

Kıbrıs’taki iki Taraf’ın Liderleri Talât ve Hristofyas 21 Mart 2008 tarihinde buluşarak, 44 yıldır çözülemeden duran Kıbrıs sorununa BM zemininde çözüm bulmak amacıyla yeni bir süreç başlatmışlardır.

Talât ve Hristofias, 23 Mayıs 2008 tarihindeki ikinci buluşmalarında, çözüm arama sürecinin hedefini “ilgili Güvenlik Konseyi kararlarınca tarif edilen siyasi eşitliğe dayalı iki kesimli, iki toplumlu federasyon” olarak belirlemişlerdir. İki Lider, aynı buluşmada, bu ortaklığın  “tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını” ve  bir Federal Hükümet’e (Federal Government) ve eşit statüdeki “Kıbrıs Türk Oluşturucu Eyaleti’ne” (Turkish Cypriot Constituent State) ve “Kıbrıs Rum Oluşturucu Eyaleti’ne” (Greek Cypriot Constituent State) sahip olmasını kabul etmişlerdir.[1]

Liderler, 1 Temmuz 2008’deki üçüncü buluşmalarında da, ortaklık devletinin “tek egemenliğinin” olması ve “tek vatandaşlığın” bulunması hususunda ilke mutabakatına varmışlardır.

BM Güvenlik Konseyi de 13 Haziran 2008 tarihinde kabul ettiği 1818 sayılı kararıyla[2] Kıbrıs sorunu için öngörülen çözüm şeklini, daha önceki 1251 sayılı karara gönderme suretiyle, şu şekilde tarif etmiştir:

“Kıbrıs sorununun çözümü, tek egemenliği ve tek hukukî kişiliği olan ve içinde tek vatandaşlık bulunan, iki toplumlu ve iki kesimli bir federasyon çerçevesinde bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü korunan ve  ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında tarif edilen şekilde siyasî bakımdan eşit iki toplumu ihtiva eden bir Kıbrıs Devleti’nin üzerine oturtulmalıdır ve böyle bir çözüm bütün halinde veya kısmî olarak herhangi bir ülkeyle birleşmeyi ve taksimin ve ayrılmanın her şeklini yasaklamalıdır.”

Görüleceği üzere, iki Lider’in üzerinde mutabık kalmış oldukları çözüm çerçevesi, Türkiye’nin ve KKTC’nin on yıllardır reddedegeldikleri veya çekincelerle kabul ettikleri BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarında yer alan unsurlardan oluşmaktadır. Yukarıda zikredilen 1251 sayılı kararda kullanılan “bir Kıbrıs Devleti” kavramında kelimelerin baş harfleri büyük harfle yazılmıştır. Kasdedilen Kıbrıs Türk Tarafı’nın ve Türkiye’nin 1963 sonundan bu yana yok hükmünde kabul edegeldiği 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Bu da, Tarafların, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin”, anayasası federal düzen kuracak  şekilde tadil edilmesi suretiyle yaşatılması  ve böylece çözüme ulaşılması hususunda anlaşmış olduklarını ortaya koymaktadır. 1251 sayılı karar bugün Hristofias’ın iş başına geldiği günden bu yana demeçlerinde tarif etmekte olduğu çözümün unsurlarını bütünüyle ihtiva etmektedir.

 

[1] www.asam.org.tr Konuk Köşesi, Tugay Uluçevik, Kıbrıs Müzakere Sürecindeki Gelişmeler….

[2] www.un.org/english, S/RES/1818(2008), 13 June 2008.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Tugay ULUÇEVİK

İKİZ YASALARLA DAYATILAN SEVR…

18.06.2003 Tarihinde, AB’ye 6. Uyum Paketi, Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar’a ilişkin uluslararası sözleşmeler kapsamında yürürlüğe giren 4867 ve 4868 sayılı İkiz Yasalar, ülkemizin üniter yapısını tehdit etmeye başlamıştır. Artık Avrupa Parlamentosu’nda bu yasaların arkasına gizlenerek bölücü yaklaşımlar açıklanabiliyor. Bölgedeki tüm zenginliklerin verilmesi gerektiği AB kalkanı arkasına gizlenerek dayatılmakta ve federasyon ya da konfederasyon hedefi açıklamalara da eklenerek, halkımızın tepkisi ölçülmeye çalışılıyor. Bu tür denemeler her alanda sıkça yapılarak kamuoyu alıştırması sürdürülmektedir.

ABD ve AB, NATO’yu vurucu güç olarak kullanıp,  Yugoslavya’yı bölmüş.  Bölgenin en huzurlu ülkesi olan Yugoslavya; Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Kosova ve Bosna-Hersek diye  parçalara bu yasalarla ayrılmıştır. Birleşmiş Milletler kuruluşundan 20 yıl sonra yani 1976 yılın da “İkiz Yasalar” olarak ülkelerin “kendi kaderlerini tayin hakkı” diye kabul ettiği bu “masum” ilkelerle aslında “ulus devletler”in bölünüp parçalanmasını “küresel emperyalist” anlayışının bir ürünü olarak uygulamaya koymadı mı?

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız) 

Orhan ÖZKAYA

Güdümlü Yeşiller Partileşti

 TÜRKİYE’Yİ “KÜLTÜREL VANDALİZME” HAPSETMEK DERİNLEŞİYOR

Yeşiller Partisi'nin kurulması nedeniyle imzaya açılan "Yeşiller Partisi Kuruluyor, Destekliyoruz" başlıklı metni yüzü aşkın aydın, sanatçı, yazar, akademisyen ve aktivist imzaladı. Partinin kurulduğu 30 Haziran günü dört gazetede ilan olarak yayınlanan metne, yayınlandıktan sonra da imzalar gelmeye devam ediyor.[i]

YEŞİLLERİN ÖNCEKİ AÇIKLAMALARI VE ÇALIŞMALARI

Türkiye’de etnik kışkırtıcılığın doruk noktasında olduğu bir dönemde, yeşiller de bu sürece dahil olmakta ve küresel yerel oyuncuların kaynaklardan daha fazla pay almaya odaklanmış çabalarına katkılarını esirgememektedirler. 11 Aralık 2004 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Yeşiller Ön Konferansı’nın sonuç bildirgesinde şu görüşlere yer verilmiştir: “İnsan hakları alanında ilerleme kaydettiğine inanmak istediğimiz ülkemizde hâlâ yargısız infazlar, Doğu ve Güneydoğu illerinde insanlar üzerinde baskı oluşturan kontrol noktaları, fiili vize, işkence, ormanların kasten yakılması gibi uygulamalar sürmektedir. Eğitim-Sen gibi yüz akı bir sendikamız ana dilde eğitimi savunduğu için kapatılmak istenmektedir.”Yeşillerin bölücü çabaları bitmemektedir. Yukarıdaki bildirgede yer alan “ormanların kasten yakılması” konusu; Tunceli ilimizin isminin “Munzur” olarak anıldığı, “Gün Döndü” isimli haber bültenlerinin 12 Ekim 2004 tarihli ikinci sayısında (ve 05.10.2004 tarihli basın açıklamasında) şöyle açıklığa kavuşturulmuştur: “Munzur vadisiyle Pülümür vadisi arasındaki Kutu deresi yakınlarında bulunan meşe ormanlarının, yine çatışmalar sırasında güvenlik güçleri tarafından atılan bombalarla yandığını gösteriyor. Bu zalimce uygulama yeniden ve sistemli bir biçimde başlayacakmış gibi görünüyor... Görünen odur ki Tunceli’de sadece insan hakları ve demokrasi değil doğa da bir kez daha ciddi bir tehdit altındadır... Munzur’un ağaçlarına da kıymayın.” Bu açıklamalardan sonra da 10 aralık 2004’te “İnsan Hakları Kağıda Sığmaz” başlığıyla basına ve kamuoyuna bir açıklama yapılmıştır: “Mardin’de 12 yaşında bir çocukla babası, Hakkari’de bir çobanın terörist ilan edilerek katledilmeleri, anadilde eğitimi savunan Eğitim-Sen’in kapatılmak istenmesi, kadına yönelik şiddetin, namus cinayetlerinin, kız çocukları okutulmamasının sürüyor oluşu ülkemizde insan hakları ihlallerinin temel insan hakları düzeyinde halen önemli ölçüde sürdüğünü göstermektedir.”

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Kaan TURHAN

kaanturhana@gmail.com


[i] Abdullah Onay (editör), Ahmet Gözübüyük (Tarsus Platformu), Ahmet Filmer (Gümüşlük Akademisi), Ahmet Ilgaz (Marmara Ün.Öğr. Ü.), Ahmet Topuzoğlu (Marmara Ün.Öğr. Ü.), Ahmet Ümit (Yazar), Akgün Akova (Şair-Fotoğrafçı), Akın Atauz (Yazar), Akın Birdal (DTP Milletvekili), Ali Kerem Saysel (Boğaziçi Ün. Öğr. Ü.), Ali Yurttagül (Avrupa Parlamentosu Yeşiller Gurubu Danışmanı), Alin Taşçıyan (Gazeteci-Yazar), Arif Künar (Elektrik Mühendisi), Attila Tuygan (Editör-Çevirmen), Atilla Uluğ (9 Eylül Ün. Öğr. Ü.) Aycan Saroğlu (Gazeteci-Yazar), Aynur Doğan (Sanatçı), Bağış Erten (Gazeteci-Yazar), Baskın Oran (Ankara Ün. Öğr. Ü.), Bülent Aydın (Art Direktör), Büşra Ersanlı (Marmara Ün.Öğr. Ü.), Cahit Berkay (Sanatçı-Moğollar), Celal Beşiktepe (Mühendis), Celal Korkut Yıldırım (Diş Hekimi), Cem Erciyes (Gazeteci-Yazar), Cengiz Bozkurt (Yönetmen-Oyuncu), Ceren Oykut (Baba Zula), Cüneyt Cebenoyan (Gazeteci-Yazar), Coşkun Aral (Haberci), Demet Erdoğan (Hekim), Deniz Türkali (Sanatçı), Derya Alabora (Sanatçı), Elif Üyüklü (Narlı Çevre Koruma ve Kültür Derneği), Engin Cezzar (Sanatçı), Engin Yörükoğlu (Sanatçı-Moğollar), Eray Özer (Gazeteci), Erkan Aktuğ (Gazeteci-Yazar), Esmeray (Sanatçı), Fatmagül Berktay (İst. Ün. Öğretim Üyesi), Ferhat Uludere (Gazeteci), Fevzi Gümüş (Pir Sultan Abdal Kültür Der. Genel Bşk.), Feza Kürkçüoğlu (Gazeteci-Yazar), Gaye Cön Şakar (Gökova Sürekli Eylem Kurulu Sözcüsü), Gediz Akdeniz (İst. Ün. Öğr. Ü.), Gökhan Gençay (Gazeteci), Gülriz Sururi (Sanatçı), Hacer Ansal (Işık Ün. Öğr. Ü.), Halil Yazıcıoğlu (Gazeteci), Haluk Levent (Galatasaray Ün. Öğr. Ü.), Hasan Şen (Tunceli Dernekleri Federasyonu), Hatice Meryem (Yazar), Hatice Yakar (Yönetmen), Hüseyin Nazlıkul (Hekim, Alman Yeşiller Partisi Kurucu Üyesi), İbrahim Günel (Gazeteci), İbrahim Sarı (Bodrum Kurudere Köyü Muhtarı), İlhan Talınlı (İTÜ Öğr. Ü.), Jale Karabekir (Sanatçı), Kaya Özkaracalar (Bahçeşehir Ün. Öğr. Ü.), Kemal Budak (Büyükeceli-Akkuyu Köyü Muhtarı), Kemal Çöçelli (Ovama ve Onuruma Dokunma Hareketi), Kenan Demirkol (İst. Ün. Öğr. Ü.), Kürşad Kahramanoğlu (Gazeteci-Yazar), Kürşad Oğuz (Gazeteci-Yazar), Laden Yurttagüler (Bilgi Ün. Öğr. Ü.), Lale Mansur (Sanatçı), Latife Tekin (Yazar), Mansur Forutan (Gazeteci-Yazar), Melissa Bilal (Sosyolog), Mehmet Ali Üzelgün (Video Aktivist), Memedali Barış Beşli (Avukat, Laz Kültür Derneği Başkanı), Mehmet Bilal (Yazar), Mehmet Demir (Gazeteci-KESK Haber Sen MYK Üyesi), Metin Ertem (Cerrahpaşa Tıp Fak. Öğr. Ü.), Metin Kahraman (Müzisyen), Metin Üstündağ (Karikatürist-Yazar), Mikdat Kadıoğlu (İTÜ Öğr. Ü.), Murat Belge (Gazeteci-Yazar), Murat Beşer (Gazeteci-Yazar), Murat Çelikkan (Gazeteci-Yazar), Murat Ertel (Baba Zula), Murat Özer (Gazeteci-Yazar), Müjde Ar (Sanatçı), Nilgün Öneş (Senarist), Nilgün Toptaş (Gazeteci), Nilgün Yurdalan (Feminist), Nilüfer Pazvantoğlu (Gazeteci-Yazar), Nora Romi (Gazeteci-Yazar), Noyan Özkan (Avukat), Nuray Bayraktar (Gazi Ün. Öğr. Ü.), Nursen Gürboğa (Marmara Ün. Öğr.Ü.), Oral Çalışlar (Gazeteci-Yazar), Osman Çakmakçı (Şair), Ömer Madra (Açık Radyo Yayın. Yön.), Ömer Laçiner (yazar), Özcan Mutlu (Birlik 90-Yeşiller Partisi Berlin Milletvekili), Pelin Batu (Sanatçı), Pınar Selek (Sosyolog-Yazar), Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları), Rauf Kösemen (Tasarımcı), Rıza Kıraç (Yazar), Semra Cerit Mazlum (Marmara Ün. Öğr. Ü.), Serda Kıvılcım (Gazeteci), Serhat Gürpınar (Art Direktör), Sezai Sarıoğlu (Şair-Yazar), Sönmez Karakurt (Karikatürist), Şaban Dayanan (İHD), Şanar Yurdatapan (Düşünce Suçuna Karşı Girişim), Şenay Aydemir (Gazeteci-Yazar), Tan Morgül (Gazeteci-Yazar), Taner Öngür (Sanatçı-Moğollar), Tanıl Bora (Yazar), Tayfun Gönül (Vicdani Retçi), Tayfun Pirselimoğlu (Yönetmen), Uğur Vardan (Gazeteci-Yazar), Vedat Türkali (Yazar), Yalçın Ergündoğan (Gazeteci-Yazar), Yaşar Gökoğlu (Adana Çevre Derneği), Yavuz Önen (Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Bşk.), Yeşim Çobankent (Gazeteci), Yeşim Dağgeçen Ayaz (Avukat), Yiğit Aksakoğlu (Hayata Destek), Zeynel Sarıkaya, Zeynep Casalini (sanatçı), Özan Yula (Yazar), Ferhat Kentel (öğretim üyesi), Aysel Tuğluk (DTP mlletvekili), Cem Özdemir (Birlik 90 Yeşiller Partisi AP Milletvekili), Zeynep Oral (yazar),  Fatoş Güney (Yılmaz Güney Vakfı), Hürriyet Şener (Türkiye İnsan Hakları Vakfı), Bawer Çakır (gazeteci, Lambda), Belgin (Lambda), Mehmet Tarhan (vicdani redci), Emel Kurma (Helsinki Yurttaşlar Derneği)

BATI BİLİMİ KARŞISINDA NEDEN KUŞKULU OLMALIYIZ? (II)

Ben şuna inanıyorum: Dünyada hiçbir şey mutlak anlamda iyi değildir. Bir dogma haline getirdiğimiz, âdeta taptığımız bilim de bu kuralın dışına çıkamıyor. Bilimler birtakım sakıncalar da içerir. Bu sakıncalar özellikle sosyal bilimler için söz konusudur, çünkü kolayca istismar edilebilmektedir Çirkin Batı tarafından. Dolayısiyle Batı’nın bilimsel ürünleri karşısında kuşkucu ve ayıklayıcı olmalıyız. Neden böyle davranmamız gerektiği hususu üzerinde yazımın ilk kısmında durmuştum. Okuduğunuz bu son kısmında da aynı konuyu işleyip bitiriyorum.

I) NEOKLASİK İKTİSADA KARŞI VEBLEN

Liberal iktisadı eleştiren Batılı bilim adamları da vardır, örneğin Veblen ve takipçileri gibi. Veblen’in  ne kadar farklı bir iktisat bilimi tasarladığını görmek için ve Neoklasik iktisat teorisinin “bilim” olmadığını, sadece “genel iktisat bilimi” içinde bir görüşten ibaret olduğunu anlamak bakımından, Veblen’in  iktisat tezinin kısa bir özetini vermenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Yirminci yüzyılın başında neoklasik teoriye şiddetle karşı çıkan, ancak -etkisinde kalmakla birlikte- Marksist olmayan heteredoks iktisatçıların başında Thorstein Bundy Veblen (1857-1929) gelir. Veblen; görüşleriyle, daha sonraki heteredoks iktisatçılar üzerinde çok etkili olmuş ve “Kurumsal İktisat” olarak bilinen iktisadî düşüncenin kurucusu sayılmıştır. Genel anlamda düşünceleri evrimci toplum görüşüne dayanır ve bu açıdan geleneksel iktisadı şiddetle eleştirir.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof. Dr. Cihan DURA / www.cihandura.com

KUKLACIK

Türkiye’ye musallat olan saldırı nereden kaynaklanıyor, kimden geliyor, ulaşmak istediği sonuç nedir…vs gibi sorular  vatanseverlerin gündemini uzun süredir meşgul ediyor, tartışmalar ve açık oturumlar yapılıyor, yanıtlar çoğu zaman benzer olmakla birlikte zaman zaman derin görüş ayrılıkları da ortaya konuyor. Bu konularda güncel bir değerlendirme yapılacak olursa, benim penceremden görünenler şunlardır…

TEHDİT

Tamamen emperyal batı kaynaklıdır. Ülkemizin bağımsızlığına yöneliktir ve hedefi parçalara bölünmüş bir coğrafya içerisinde TÜRKİYEİSTAN adlı bir sömürge ülke kurmak ve etrafında da Kürdistan, İyonya, Lâzistan, Ermeni devletçikleri gibi uydu devletçikler kurmaktır. Çünkü Türkiye hedef bir ülkedir. Batı dünyası içine kabul edilmemiştir, reddedilmiştir. Bu reddediliş, açıkça, yüzüne bir değil bir çok tokat vurularak yapılmıştır. Kıbrıs’da, Batı Trakya’da, Azerbaycan Hocalı katliamında, PKK terörüne destek vermede, Asala katliamlarında başta olmak üzere Türkiye’nin ve Türkler’in %100 haklı olduğu her davada batı karşı tarafı desteklemiş, hainliğin, zulmün tarafını tutmuştur.

Her Allahın günü şehit vermeğe devam ettiğimiz PKK teröründe de açıkça bölücüleri destekleyen Batı, İsveç’inden, AB troykasına, ABD’sinden Avustralya’sına kadar hainlerin ve teröristlerin her şekilde destekçisi olmuştur. Kuzey Irak’ta kurulmuş olan Yahudi Kürt devletinin şehirlerinde konsolosluk açmak için Almanından,Yunanına,İtalyanından Fransızına kadar sıraya girilmiştir.Uzun erimli, dengeli ve çok ince planlanmış bir barışçıl görünümlü saldırı ile karşı karşıyayızdır.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Hüseyin Gündüz ÖKLEM

KORKU

İÇ SAVAŞA BİR ADIM:

Bu yazının sonucunu baştan söylüyorum: “Ergenekon operasyonu”, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya ya da en azından irticaya karşı –şimdilik–  etkisini azaltmaya  yönelik kapsamlı bir darbe girişimi gibi görünüyor. Bunu böyle düşünmeyen sağduyulu insan yok sanırım.

Yargı yoluyla üstüne gidildiği öne sürülen çok değişik olaylar arasında  tez elden somut bir şiddet girişimine raslansın ve sorumlular yasaların öngördüğü cezalara çarptırılsın, buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama çok sayıda suçsuz insanın tutukevlerinde telef edilmesi ya da  dışarıda kalanların ne zamana değin süreceği  belirsiz duruşmalarla tedirgin edilmesi bağışlanamaz bir insanlık suçudur: Çok belirgin bir faşizm uygulamasıdır  Elbette ki suçlular cezalandırılmalıdır. Bir hukuk devletinde hiç kimsenin buna karşı çıkma hakkı olamaz.

Ne var ki ben, sen, o, birçoklarımız hukukçu değiliz, ama mantık ve sağduyuyla ulaşılan evrensel bir adalet anlayışı vardır ki işte bu anlayış her zaman hukukçuların tekelinde değildir. Evrensel anlamda adalet, doğruluğu konusunda toplumda kuşku uyandırmayan adalettir. Bunun tersine yapılan uygulamalarsa, er geç geri tepmiştir. Siyasal tarih bunun örnekleriyle doludur.

Cumhuriyetin temelini oluşturan Atatürkçülük irtica karşısında muhalefet konumuna indirgenmiş bulunuyor. Oysa aynı iktidar,  AKP için açılan kapatma davasına sunduğu savunmasında, laiklikten ve Atatürk ilkelerinden sapmadıklarını öne sürüyor.  “Haklısınız, biz Atatürkçü de değiliz, laik de değiliz” diyemiyorlar henüz. Ama bu aşamaya gelebilmek için bir anahtar  deyim  kullandılar: “Velev ki…”. Takıyye’den vazgeçip gerçek kimliklerini ortaya koymanın bir belirtisi olmuştur bu.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof.Dr.Mehmet YALÇIN / myalcin@akdeniz.edu.tr

MİŞ… MIŞ… MEDYASI

Bu satırları okuduğunuz günlerde Ergenekon İddianamesi’nin resmen açıklanmasının üzerinden yaklaşık 1,5 ay geçmiş olacak. Bu 1,5 aylık süre içinde Ergenekon tutuklamalarından kaç “dalga” daha gerçekleştirilmiş olur, şimdiden bilinmez (zira daha bu işe bulaştırılmamış oldukça çok sayıda aydın ve yurtsever insan var), ama geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin siyasal gündemini belirleyen kuşkusuz en önemli olay, basında “Ergenekon” olarak adlandırılan bu tutuklamalardı. Aylardan beri bir türlü bitirilemeyen iddianame, en sonunda tamamlandı, mahkemeye sunuldu ve 25 Temmuz’da da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İlk duruşmanın 20 Ekim’de yapılacağı açıklandı.

İddianamenin açıklanmasına kadar geçen süreç içinde medya, bir anlamda, “Ergenekon”a kilitlendi! Bütün gazetelerin manşetlerinde, bütün haber kanallarında “Ergenekon” ile ilgili sözde haberler… "Sözde" diyoruz,  çünkü atılan manşetler, sayfaları kaplayan haberler, en sonunda bu soruşturmayı yürüten savcı tarafından bile yalanlanmak zorunda kalındı!  Ama Türkiye basın tarihinde yalanın bu derece güncelleştiği, karalamaların "haber" diye bu sıklıkla manşetleri süslediği bir başka dönem olmamıştır sanırım. Kökenleri  yüzyıllar öncesine uzandığı iddia edilen bir "terör örgütü"(!) Türkiye'de darbe yapmak için akla hayale sığmayacak komplolar tertip etmişti! “Ergenekon”un hedefleri arasında neler yoktu ki? Politikacılara suikast yapılacak, naylon terör örgütü kurulacak, kara para aklanacak, uyuşturucu ve silah işine girilecek, yarar sağlamayan ajanlar öldürülecek, bütün STK'lar kontrol edilecek, yabancı bankalardaki hesaplar boşaltılacak, askeri ateşelerden yararlanılacak, ulusalcı mafya oluşturulacak, sahte dinci vakıf kurdurulacak, eldeki istihbarat paraya çevrilecek… Say sayabildiğin kadar… Ayrıca kimilerine göre Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinde de Ergenekon’un parmağı vardı! Bazıları da 1993’teki Sivas katliamını yapanın da Ergenekon olduğunu söylüyordu! Eşref Bitlis suikasti, Gazi olayları, PKK ile ilişkiler… Son 20 yıldır karanlıkta kalmış ne kadar olay varsa, altında Ergenekon vardı! Kısacası iddianın bini bir para… Tarafı mâlum kimi gazeteler utanmasalar, kene ısırması yüzünden meydana gelen ölümlerin sorumlusu olarak bile “Ergenekon” kapsamında tutuklananları göstereceklerdi! Kısacası “Ergenekon” hukuk  tarihine geçmeye adaydı!

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Serdar ANT

KARAR

“DEMOKRATİK MERKEZDEKİ” BOŞLUĞUN TESCİLİDİR

Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından AKP hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerinden laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle açılan davayı mahkumiyetle sonuçlandırmış olması yakın tarihimizin en önemli hukuki ve siyasi olaylarından birisidir. Gerçi, birçok yorumcu, iktidardaki zihniyetin iddianamede son derece güçlü bir şekilde sergilenen laiklik karşıtı açık-örtülü politikalarının AKP'nin kapatılması için yeterli bir gerekçe oluşturduğunu düşünüyordu. Yüce Mahkemenin 11 üyesinden çoğunluğunun da bu kanaati paylaştığı oylama sonuçlarının açıklanmasıyla ortaya çıktı. Ne var ki, Anayasamızda bir partinin kapatılabilmesi için nitelikli çoğunluk şartının aranması, AKP'nin cürümünün ağırlığı karşısında hafif kalan bir cezayı getirdi.

Ama bu, hiç şüphesiz, AKP'nin Türk Milleti’nin vicdanında olabilecek en ağır mahkumiyete çarptırılmadığı ve çarptırılmayacağı anlamına gelmemektedir.  Önemli olan da budur: yani Mahkeme'nin, AKP'nin, kurucu ruhun en önemli değerlerinin başında gelen laiklik karşıtlığını tescil etmesinin, sade ve ılımlı Türk insanı için,  AKP hakkında çok daha ağır sonuçları olabilecek yeni ölçüp biçme sürecini başlatmasının muhakkak ve mukadder olmasıdır. Meseleye bu açıdan baktığımızda, AKP'nin cürümünün asıl karşılığı olan cezayı almaktan kıl payı kurtulmuş olmasının belki de hayırlı olduğunu dahi düşünebiliriz.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

H.Ufuk SÖYLEMEZ

Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle

doğrudan veya  dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur.

Taklitlerinden sakınınız!  

©  Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır.