http://www.mudafaaihukuk.com/kitaplar.htm            Yayınlanmasını istediğiniz yazılarınızın e-posta veya bilgisayar disketi ile gönderilmesi gerekmektedir.            ABONELERİN AÇIK AD VE ADRESİNİ, NE KADAR SÜREYLE ABONE OLDUKLARINI FAKS VEYA POSTA İLE BİLDİRMELERİ GEREKMEKTEDİR!            

ABDULLAH GÜL’ÜN

“KAYIP TRİLYON DAVASI”NDAN

YARGILANMASI HUKUKUN GEREĞİDİR

Anayasa Mahkemesi’nin Refah Partisi’nin kapatılmasına karar vermesinden sonra bu partinin malvarlığının ve hazine tarafından yapılan yardımın Hazine’ye geçmesi gerekirken parti yöneticilerince sahte evrak, fatura ve makbuz düzenlenerek devletten kaçırıldığı savıyla açılan ceza davasında başta Necmettin Erbakan olmak üzere ilgililer çeşitli hapis cezalarına çarptırılmışlardı. O tarihte Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan Abdullah Gül’ün de yargılanması gerekirken, milletvekili olduğu ve dokunulmazlığı bulunduğu için dosyası ayrılmış ve hakkında kamu davası açılamamıştı. Durum böyle olmasına karşın Abdullah Gül, ısrarla bu davadan beraat ettiğini öne süregelmiş bulunuyor. Oysa, Gül’ün bu dava kapsamındaki hukukî durumu büyük önem taşıyor. Çünkü, belirtildiğine göre, Cumhurbaşkanı seçilen Gül’ün milletvekilliği sıfatı ve dolayısı ile milletvekili dokunulmazlığı sona ereceği için bu dava nedeniyle yargılanması gerekiyor.

(Yazının devamı için...)

Prof.Dr.Çetin YETKİN

mudafaaihukuk@superonline.com

cyetkin@mudafaaihukuk.com

HER PAZAR

YENİÇAĞ GAZETESİNDE

 

 

VE

TERCÜMAN GAZETESİNDEKİ ESKİ YAZILARI İÇİN ...

“ÜNİVERSİTENİN SORUNLARI” AÇIKOTURUMUNA DAVET

 Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Merkezi’nin düzenlediği

“Üniversitenin Sorunları” konulu açıkoturum

Prof.Dr. Alpaslan IŞIKLI (TÜMÖD Genel Başkanı)

Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)

Prof.Dr. Hayrettin ÖKÇESİZ (Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)

Prof.Dr. Mehmet YALÇIN (Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi)

Prof.Dr. Çetin YETKİN (Akdeniz Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi)

katılımcılarıyla

14 Şubat 2009 Cumartesi tarihinde gerçekleştirildi.

  DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Favorilerine Ekle

 

PROF. DR. ÇETİN YETKİN YÖNETİMİNDE

KİTAP YAYINLARI DEVAM EDİYOR

                               

TÜM KİTABEVLERİNDE...

MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ BİLDİRİSİ

14 Şubat 2008 günü Ankara’da Ahmet Zeki bulunç (KKTC. E. Büyükelçi), Alparslan Işıklı (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi) Anıl Çeçen (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi), Ayfer Yılmaz  (Devlet E. Bakanı), Birten Gökyay (Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı), Çetin Yetkin (Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi), Ferhan Kaptan (Avukat, Fethi Bolayır(Toplumsal Düşünce Derneği Başkanı), Hale Şıvgın (Prof. Dr.), Halit Dağlı (Devlet E. Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent Üniversitesi), İbrahim Yetkin (Ziraatçılar Derneği Başkanı), İzzettin Doğan (Prof. Dr. Cem Vakfı Genel Başkanı)-toplantıda bulunamamış, ancak bildiriye katılmıştır), Kamran İnan (Dışişleri E. Bakanı), Mehmet Haberal (Prof. Dr. Başkent Üniversitesi Rektörü), Mete Akyol (Gazeteci – Yazar, Başkent Üniversitesi), Pınar Köksal, Ramazan Özünal (T. Muhtarlar Derneği Genel Başkanı), Şener Eruygur (E. Orgeneral ADD Başkanı), Şükrü Sina Gürel (Prof. Dr. Devlet E. Bakanı), Talat Şalk (Yargıtay Onursal Başsavcısı), Ufuk Söylemez (Ekonomiden Sorumlu Devlet E. Bakanı)  Vural Savaş (Yargıtay Onursal Başsavcısı, Yaşar Nuri Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel Başkanı), Yaşar Okuyan (Hür Parti Genel Başkanı), Zerrin Başer (Dr.) Milli Egemenlik Hareketi başlatılmasına karar verilmiş ve hareket adına Karman İnan aşağıdaki bildiriyi yayınlamıştır. Bildirinin devamı için...

OKURLARIMIZA

DUYURU VE ÇAĞRI…

GÜNCELLİKLER

Mehmet YALÇIN

2006’dan başlayarak Antalya’dayım; bir engel çıkmazsa  birkaç yıl daha burada yaşayacağım. Bunun bana sağladığı en önemli olanaklardan birisi, hiç kuşkusuz,  Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına ulaşmak, yani Çetin Yetkin gibi bir bilge kişiyle aynı uzamı paylaşmaktır.*

.......

İletişim ve paylaşım :

 Düşüncemi özetliyorum: “Çocuk yazını” ancak çocukların sözlü ürünleri  için geçerli olabilir. Kurumlaşmamış görünse de, hiç değilse gücül olarak,  böyle bir yazın türünden söz edilebilir. Ben burada çocukların yetisini canlandırmayı deneyeceğim: Bu amaçla, bu köşe onlara her zaman açık olacak. Aldığım şiir, öykü, anı, resim, vb. türü  iletilerden örnekler yayımlayacağım.

Elimde olmayarak, bu yazı da ne yazık ki çocuklardan çok büyüklere seslenir gibi  oldu; yani bir kez daha “büyüklüğüm” tuttu.

Ama amacım 7’den 70’e herkese seslenmek. Herkesten katkı bekliyorum. Yazının devamı için...

  AYRINTILI BİLGİ için tıklayınız

GÜL’ÜN AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

İSRAFİL KURTCEPHE

Akdeniz Üniversitesi Rektörü ve Üniversiteler Arası Kurul Başkanı Prof.Dr.Mustafa Akaydın, üniversitede yapılan rektör seçimlerinde en çok oyu aldı, YÖK tarafından da Gül’e gönderilen listede Akaydın birinci sırada gösterildi. Buna rağmen Gül, Akaydın'ı değil ama Kurtcephe’yi rektör olarak atadı. Üstelik, Akaydın, sekiz yıl rektör yardımcılığı, dört yıl de rektörlük yapmıştı, başka bir deyişle yönetimsel deneyimi vardı. Oysa, Kurtcephe’nin böyle bir deneyimi de hiç yoktu. Gül’ün Kurtcephe’yi atamasının bir nedeni olmalıydı. Bunu anlayabilmek için yeni rektörü yakından tanımamız gerekiyor.

 

BÖLÜM I

 Önce bir belge ile başlayalım işe.

Dinsel yayın ve tanıtım yapan ve http://www.eskieserler.com/ adresinde bulunan sitede 13 Haziran 2008 tarihine kadar İsrafil Kurtcephe sitenin yazarları arasında iki ayrı yerde gösterilmekteydi. Bunlardan birinde Fethullah Gülen’in de fotoğrafı bulunmaktaydı ve şöyleydi:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

BÖLÜM II

 

Akdeniz Üniversitesi’nde rektörlük seçiminde 2. gelmesine ve YÖK’ün Cumhurbaşkanına verdiği listede de 2.sırada yer almasına karşın Gül’ün rektör olarak atadığı Prof.Dr.İsrafil Kurtcephe’yi dergimizin geçen sayısında tanıtmaya başlamıştık. Bu sayımızda da Antalya’da yayınlanan Antalya’da Bugün gazetesinden alıntıladığımız üç yazıdan bölümlerle tanıtımımızı sürdürüyoruz.

Şunu belirtelim ki, Kurtcephe rektörlük görevini sürdürdüğü sürece kendisini izleyeceğiz ve uygulamalarını okurlarımıza duyuracağız.

Okuyacağınız yazılarda adı geçen Resanet Vakfı ve Birlik Vakfı’nın Fethullah Gülen’e yakınlığı ile tanınan vakıflar olduğunu bir önbilgi olarak belirtmek gerekiyor. Yine adı geçen Aydınlar Ocağı Antalya Şubesi ise, Genel Merkezi’nden oldukça farklı bir çizgidedir. O kadar ki, yayınladığı bir bildiri ile Yeni Çağ gazetesi yazarlarından da olan Genel Başkanları Prof.Dr.Mustafa Erkal’ın “siyonizme hizmet ettiğini” bile bir ara öne sürmüş bulunmaktadır.

Kurtcephe’nin rektörlük görevine başlar başlamaz fakülte dekanlarını, yüksekokul, enstitü ve araştırma merkezi müdürleri, idarî kadroda çalışan devlet görevlilerini istifaya zorlaması, değiştirmesi, uzmanlıkları ile ilgisiz yerlere atamaya koyulması, öteki uygulamaları insana ister istemez “ismiyle müsemmâ” (adıyla belli) sözünü anımsatıyor. Çünkü, bilindiği gibi İsrafil, kıyametin geleceğini borusunu öttürerek bildiren dört büyük melekten birinin adıdır.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

BÖLÜM III

Akdeniz Üniversitesi’nde yapılan rektörlük seçimi sırasında Üniversiteler Arası Kurul eski Başkanı Rektör Prof.Dr.Mustafa Akaydın’dan 100’e yakın daha az oy almasına ve YÖK tarafından CB Gül’e gönderilen listede de 2.sırada bulunmasına karşın, Gül tarafından bu üniversitenin rektörlüğüne atanan ve TSK’nden ayrılma emekli binbaşı Prof.Dr.İsrafil Kurtcephe, kıyım ve kadrolaşma operasyonunu sürdürmektedir. Şu ana değin, gerek akademik ve gerekse idarî kadrolarda görev yapan 300’e yakın kişi ya görevlerinden istifaya zorlanmış ya görev yerleri değiştirilmiş ya da uzmanlıkları ile hiç ilgisi olmayan görevlere, kimileri de aşağılayıcı bir biçimde, bu rektör tarafından atanmış bulunmaktadır. Bu kıyıma uğrayanların bir bölümü uğradıkları haksızlıklar ve hukuk dışı uygulamalar karşısında yargıya başvurmuşlardır. Ayrıca, bazı öğretim elemanları ile memurlar da başka kurumlara geçmiş ya da geçmek için girişimde bulunmuşlardır. Bu kısa süre içinde yargıya başvuranlar arasında daha şimdiden  yürütmeyi durdurma kararı alanlar da vardır.

Bu biçimde kıyıma uğrayanlardan boşalan yerlere Kurtcephe kendi yakınlarını ve düşün yoldaşlarını atamaktadır. Kıyımın bir nedeni de, kendisi gibi olanları ya da yakınlarını görevlendirebilmek için, kadro ve yer boşaltmaktır. Nitekim kendisi de açıkça ve birden çok kez “Kendi ekibimle çalışacağım” demiştir. 

Yargı yoluna başvuranlar arasında Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin eski dekanı Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz de bulunmaktadır. Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz’in hangi gerekçelerle Danıştay’a başvurduğunu buraya alarak yayınladığımız dilekçe metninde göreceksiniz. Ancak, bu dilekçe dışında şu kadarını belirtelim ki, İsrafil Kurtcephe’nin Hukuk Fakültesi dekanlığına atanmasını uygun gördüğü Prof.Dr.Erdal Tercan, Ankara Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğini de sürdürmekte, dekanlık görevini ise Ankara’dan Antalya’ya gidip gelerek yapmaya çalışmaktadır ve bu profesör bazı cemaatlere yakınlığı ile de tanınmaktadır.

Bu arada bir not olarak şunun da altını çizelim ki, Kurtcephe, İtalyanca bilmemesine karşın Türk-İtalyan ilişkileri üzerine kitap yazacak bir akademik formasyona sahiptir!

Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz, tanınmış ve iyi bir hukukçudur. Bu nedenle, dava dilekçesinde belirttiği gerçekler büyük önem taşımaktadır. Kaldı ki, dilekçesinin metni, rektöre tam anlamıyla bir “ders” niteliğindedir.

Prof.Dr.Ökçesiz’in dava dilekçesi şöyle:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

BÖLÜM IV

Antalya’da yayınlanan Beyaz adlı gazetede “Akdeniz Üniversitesi’nden Mektup Geldi” başlığı altında rektöre 10 soru sorulmuş bulunuyor. Bu sorular ve gazetenin bunlara ilişlin açıklamasını olduğu gibi buraya alıyoruz.

“10 emir gibi 10 soru sormuşlar yeni rektöre. Rektör İsrafil Kurtcephe’nin yanıtlaması istemiyle sorulan sorular aynen şöyle:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

İLGİLİLİ KAMU YETKİLİLERİNİN DİKKATİNE SUNULUR

 İsrafil Kurtcephe’nin üniversitenin gerek akademik ve gerekse idari personelinden 300 (üç yüz) kadar kişinin ya yerlerini değiştirdiği, ya görevlerine son verdiği, ya da görevlerini bırakmaya zorladığı bilinen bir gerçektir. Bu uygulamanın daha da süreceği anlaşılmaktadır. Rektör, gerek basın önünde ve gerekse birçok kişiye bu uygulamasının nedenini ve gerekçesini “kendi ekibi ile çalışmak” istediğini söyleyerek açıklamış bulunmaktadır.

“Kendi ekibi ile çalışmak” demek:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

 REKTÖR’ÜN YASAKLADIĞI KONFERANS

BÖLÜM V

Rektör Kurtcephe, 24 Aralık Öğretmenler Günü’nde Eğitim Fakültesi’nde konferans vermesi kararlaştırılmış olan Ali Dündar’ın bu konferansını bir “emir”le yasaklamış bulunuyor.

Akdeniz Üniversitesi Rektörü Kurtcephe’nin 24 Aralık Öğretmenler Günü’nde Eğitim Fakültesi’nde  konuşmasını yasakladığı Ali Dündar eğitimcilerin ve aydınların yakından tanıdıkları bir eğitimci, bilim adamı. Ama Kurtcephe’nin onu hiç tanımadığı, hiçbir kitabını ve yazısını okumadığı besbelli. Dündar’ı bir parça tanısaydı, onun üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini aydınlatmayı kabul etmiş olmasından hem kendi ve hem de üniversitesi adına onur duyması gerekirdi. O nedenle rektörü biraz olsun bilgilendirelim de nasıl bir yanlış davranışta bulunduğunu belki anlar. Ayrıca, Ali Dündar’ın yan sayfada bulacağınız ve eğer üniversitede konuşmak olanağı kendisine tanınmış olsaydı yapacak olduğu  konuşmanın metni de, hiç kuşku yok, rektörü de, geç de olsa, eğitim konusunda bilgi sahibi yapacaktır.

Ama eğer zaten metinde anlatılanları bilmesine karşın, yine Dündar’ın konuşmasını yasaklamak yoluna gitmişse, o zaman söyleyecek bir sözümüz bulunmuyor…

 Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için...

Prof.Dr.Çetin YETKİN

BÖLÜM VI

KURTCEPHE’Yİ REKTÖRLÜĞE KİM ATADI?

Bu yazı dizisinde Prof.Dr.İsrafil Kurtcephe için “GÜL’ÜN REKTÖRÜ” derken meğer yanılıyormuşuz. Ne bilelim, Anayasamıza göre, rektör atamalarında son söz Cumhurbaşkanı’na ait olduğu için biz de 2.sırada oy alan ve YÖK tarafından da 2.sıraya konulan Kurtcephe’yi Gül’ün yeğlediğini düşünmüştük doğal olarak. Yanılmışız. Cumhurbaşkanı’nın yalnız kendisine tanınan bu yetkiyi başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ile birlikte kullandıklarını başbakan kendisi açıklayıverdi. Açıklamadığı, yetkiyi aralarında kaça kaç bölüştükleri!...

Yüzde 47 oy almasına ve YÖK tarafından 1.sırada Gül’e adının bildirilmesine karşın yeniden rektörlüğe atanmayan Prof.Dr.Mustafa Akaydın, bilindiği gibi, bu kere Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olunca, buna çok sinirlendiği anlaşılan Erdoğan, Antalya mitinginde Akaydın’ı hedef alarak şöyle demiş bulunuyor:

“Bu hoca üniversiteyi bile yönetemedi, biz de onu rektör yapmadık.”

Biz bu söz üzerine bir yorum yapmayalım da, değerlendirmesini Yalçın Doğan’ın “Abdullah Gül ‘biz’ parantezi…” başlıklı yazısında 24 Mart 2009 günlü Hürriyet’te nasıl yapmış, onu aktarmakla yetinelim. Yalçın Doğan, şöyle yazmış:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

BÖLÜM VII

Bu kere sizlere iki gazete haberi sunmakla yetiniyoruz:

İlki, Antalya’da yayınlanan Beyaz Akdeniz gazetesinin 14 Mayıs 2009 günlü haberi ve şöyle:

 

Üniversite çalışanları tedirgin

Eğitim-Sen Antalya temsilcisi Nurettin Sönmez, Akdeniz Üniversitesi yönetiminin, üniversite çalışanları üzerinde baskı kurduğunu söyledi

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Çetin YETKİN

ATATÜRKÇÜNÜN EL KİTABI: MİLLÎ EGEMENLİK İLKESİ

-Atatürkçülüğün on ilkesi Bilim, Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.

-Bir Atatürkçü Millî Egemenlik ilkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen kuralları uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu kurallar bakımından bilgilendirir, aralarında bu kuralları konuşur, bu kuralları tartışır, işler ve yayar.

-Bir Atatürkçü ancak bu kuralları uyguladığı derecede Atatürkçü’dür. Kural ve öğütlerin bir tekini bile ezbere bilmeyen, üzerinde düşünmeyen, uygulamayan, başkalarına anlatmayan “ben tam bir Atatürkçüyüm” diyemez.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr. Cihan DURA

www.cihandura.com

SOMALİ... VE EMPERYALİZM GERÇEĞİ…

 TARİHÇE

Somali 1960 yılında İngiliz ve İtalyan sömürgesi olmaktan kurtulurken bunu büyük ölçüde Rus ve Çin desteği ile gerçekleştirdi. İngiltere Afrika sömürgelerindeki merkez üssü olarak kullandığı Somali'nin olağanüstü jeostratejik özelliklerinden faydalanarak Kenya ve Habeşistan'ı kontrol altında tutarken İtalyanlar da Somali'nin muzlarını ve deniz ürünlerini İtalya'ya taşıma ile ilgileniyorlardı!.. Ayrıca ülkede İtalyanlar’ın sahibi olduğu yüzlerle çiftlikte üretilen ürünler de İtalya üzerinden Avrupa pazarlarına ihraç ediliyordu. Ucuz, neredeyse boğaz tokluğuna işgücü ve el değmemiş kaynaklar İtalyan ekonomisine pompalanıyordu. Fransızlar da koloni döneminde boş durmamışlar ve Somali'den kopardıkları parçada kendilerine bağlı olarak Jibuti kırallığını kurmuşlardı.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Hüseyin G. ÖKLEM

BARIŞ – NASIL VE NE PAHASINA?

Kürt Bölücülüğünün, 19.yüzyıldan 21.yüzyıla–2009’a kadar uzanan uzun tarihine nokta konulamadı. “Sendrom” müzminleştikçe tarihi kökleri, ayrıntıları ve sebepleri gittikçe flulaşıyor;  kesin bir sonuca–çözüme varmak, adeta imkânsız hale geliyor.  Kısacası, bu konuda varılan “son nokta”, aslında “son nokta” değil –“çözümün” değil-  “çözülme”nin  başlangıcı. Bildiğimiz anlamda TC üniter ulus devletinin sonu olabilir.

19.yüzyılda Avrupa Büyük Devletlerinin, İngiltere,  Fransa, Almanya ve Rusya’nın Orta Asya ve Ortadoğu'da İpek Yolu’nun, Hindistan’a ulaşım yollarının kontrolü ve “hasta adam” Osmanlı’nın mirasının paylaşımı için yerli halkın “beyaz şeytanlar” dedikleri ajanları arasındaki mücadele “Büyük Oyun” şimdi aynı alanlarda, yeni aktörler ve yönetmenler tarafından sürdürülmekte. Amaç aynı. İpek Yolu’nun, Hindistan yolunun yerini, petrol-enerji yolları, petrol petrol kaynakları, Kafkaslar aldı!...

Kürt sorununa bu perspektiften bakmak,  çözümü de buna göre tasarlamak gerek. Oysa, şu sırada anlaşılıyor ki tarih şuur ve bilgisinden mahrum olanlar, bugünkü iktidar, büyük tabloyu, büyük ağacı göremiyorlar. Günü birlik maksatları uğruna, ABD ve AB’ye hizmet için tezgâhlanan oyunlara âlet olmak üzereler.

Nedir bu son tezgâh?

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

İSVİÇRE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ ZÜRİH

VİCDAN SAHİPLERİNE ÇAĞRI

 Dr.Hüseyin PEKIN

Kamu Hukukçusu / İsviçre

 Konu: ADD Genel Başkanı Em. Orgeneral Şener ERUYGUR’un tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevinde merdivenden yuvarlanarak çok ağır surette sakatlanmasına yetkili heyetçe aydınlatılması hk.

 

Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün talimatıyla tutuklanarak Kandıra Cezaevine konulan emekli Orgeneral Şener ERUYGUR’un merdivenlerden düşmesi üzerine çıkan yuvarlanma sesini işiten, eski askerlik şimdide cezaevi arkadaşı olan emekli Orgeneral Hurşit TOLON’un zamanında görevlilere haber vermesiyle yaşamda kalabildiğini öğrendiğimizde her vicdan sahibi gibi ben de bir yandan sayın TOLON’a, “Iyi ki siz vardınız Paşam!” diyerek şükranlarımızı arz ederken, öte yandan da aşağıdaki sezgi ve sorularımızın doyurucu yanıtlarla aydınlığa kavuşturulmasını istemekten de kendimizi alıkoyamıyoruz:

(1) Sayın ERUYGUR’un merdivenden düşmesini işiten-gören bir Cezaevi görevlisi ortalıkta yok mu imiş? Hurşit Paşa da imdadına yetişmeseydi ne olacaktı acaba?

(2) Sayın ERUYGUR’un yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğunu, buna bağlı denge bozuklukları oluşabileceğini Cezaevi görevlilerinin bilmeleri ve buna göre gereken önlemleri almaları gerekmez mi idi? Ihmalleri görülenlere ne yapılmıştır?

(3) Basınımızda yer alan merdiven basamaklarında yapım hatası olup olmadığına, korkuluk bulunup bulunmadığına, bakım-temizlik işlerinin ne zaman, nasıl yapıldığına dair bir bilgiye rastlamış değiliz. Şayet merdivenler kayma riski olan bir madde ile

(örneğin sabun, petrol türevi gibi) yıkanıp, temizlenmiş ise “Dikkat, kayma tehlikesi vardır!” gibi uyarı plakaları ile kullanıcıların dikkatlerinin çekilmesi gerekmez miydi? Böyle durum olmuş ise, sorumluları kimlerdir?

(4) Merdiven basamaklarının yükseklikleri çok önemlidir. Eğer birisi bir sonrakinden bir kaç milimetre ( en fazla bir santimetre) farklı ise, özellikle denge bozukluğu sorunu olan kullanıcılarda düşme rizki doğurur. Düşme olayını inceleyen bir “Bilirkişi Heyeti” acaba bu teknik özellikleri de teker teker inceleyip tutanağa geçirmiş midir?

(5) Acaba, Cezaevi Yönetimi, kamuoyunca ne ile suçlandıkları bilinmeyen tutuklu emekli generallerimizin sağlık durumları ile, İmralı’daki hükümlü APO’ya gösterilen özene benzer bir özen (diyet, masaj, denge egzersizleri, sabah-akşam hekim kontrolü gibi) göstermiş midir?

 

BÜTÜN BU SORULARIN DOYURUCU BİÇİMDE AYDINLIĞA KAVUŞTURULMALARI İSTEMİYLE ÜLKEMİZDEKİ TÜM VİCDAN SAHİPLERİNE SESLENİYORUZ.

Saygılarımızla

 

Dr. Hüseyin PEKIN (Kamu Hukukçusu ve Elekt.Y.Mühendisi I.T.Ü

Adresim: Beckenhofstr. 10

                CH-8006 Zürich - İSVİÇRE    

MAYINLI ARAZİLERDE ABD KORİDORU…

1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmeyince ABD’nin Irak’a yönelik Türkiye ile yapmak istediği Irak işgaline ortaklık işbirliği hesapları tutmamış ve Kuzey cephesi aksamalar göstermiştir. Bu cephede kurmaya çalıştığı sözde Kürdistan Devleti oluşumuna doğru hızlı bir çıkış yapmış ve Washington’da geçtiğimiz günlerde yapılan anlaşmayla bu devletin ilk belirtileri dünyaya ilan edilmiştir. Bu devletin başkenti olarak da Erbil saptanmıştır. Kurulan kukla devleti, Erbil’de açtığı konsoloslukla ilk tanıyan da Fransa oldu. Bununla ABD, Türkiye’ye Güneydoğu’da dolaylı sınır komşusu olduğu mesajını vermek ve fiili bir ‘Kürdistan Devleti’ yaratarak tanınması için Talabani’yi kullanıyor; arabuluculuk rolü veriyor.  PKK terörü perde arkasından desteklenerek Türkiye köşeye sıkıştırılıp, sözde Kürdistan yönetimiyle işbirliği dayatmaları yapılıyor. Böylece Kuzey’deki oluşum resmen aktif hale getirilerek siyasi misyon verilmekte ve fiilen tanınması yolu açılıyor ve diplomasiye monte ediliyor. İşte ABD, 1 Mart’ta kabul edilmeyen tezkereden sonra adım adım İran ve Suriye sınırına doğru yerleşme hesapları yaparak BOP’un yol taşlarını döşemekte. Bütün bu oluşumlar bir arada düşünül düğünde İran’ın, Suriye’ nin ve hatta Türkiye’nin terör kıskacında BOP bağlamında kontrol altında tutulması gerekiyordu. Bu kontrol, Suriye sınırındaki “mayınlı bölge”nin temizlenmesi işi, ABD ve İsrail firmalarına 3996 sayılı YİD (Yap-İşlet-Devret Yasası) uyarınca 44 yıllığına kiraya verilerek yapılmış olacaktır. Araziyi temizleyecek firma 44 yıl kullanma hakkına sahip olduğu gibi bu alanı sözde tarımsal amaçla, aslında dilediği gibi işletme hakkını almış olacak.

Bunu sınırlamak, kontrol etmek oldukça güçtür. Yaklaşık 300m. ya da 800m.genişliğinde 780 km. uzunluğunda ve 506 km2 yüz ölçümündeki bu koridor 1 Mart tezkeresiyle alınamayan koridorun rövanşı anlamında ele geçirilmiş olacak. Burada yapılacak çalışmaları kontrol edebilmek mümkün değildir. Tıpkı İncirlik Üssü gibi…

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Orhan ÖZKAYA

“MEDENİYET”

Medeniyet Arapça kökenli, uygarlık ise öz Türkçe… Bu iki sözcük eşanlamlı, ama eşdeğerli sayılmaz, çünkü kullanım alanları tam olarak örtüşmez.[1] Aralarındaki en belirgin değer ayrımı şudur:  Öz Türkçe karşıtı tutucular ille de “medeniyet” derken,  uygarlık sözcüğünü yok saymak isterler; özleşme yanlıları ise medeniyet sözcüğünü yadsımak yerine, bir “tutuculuk” göstergesi sayarlar.

Devrim karşıtı tutucu kesimler, 12 Eylül’e değin bu çatışmayı daha çok “milliyetçilik” temeline dayandırıyorlardı. Dilimizi kendilerince bir tür “milli varlık” gibi düşündükleri için, içerdiği sözcükleri insanlarca değiştirilemez birer tabu gibi görürlerdi. Dili kendi içinde değişebilen bir “canlı organizma”ya benzetiyorlar, ama ona dışardan el atılmasına, yani her türlü değiştirme girişimine ve elbette ki dil devrimine karşı çıkıyorlardı. Ama Osmanlı tarihinden gelen içgüdülerinde, Arap ve Acem etkisiyle oluşmuş çağdışı bir ekinde yaşamak özlemi ile gerçek anlamda “millileşme” karşıtlığı yatar. Öyle olmasaydı, Atatürk gibi, dünyaya ulusalcılık örneği vermiş bir önderden böylesine nefret ederler miydi?


[1] Yapısal dilbilim’in kurucusu Ferdinand de Saussure dil öğelerinin anlamının ve değerinin aynı şey olmadığını söyler.

 

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr. Mehmet YALÇIN

ŞERİATÇILIK-FAİZCİLİK-TÜRBANCILIK

ŞEYTAN ÜÇGENİNDE İSLAMİYET

Dinler, inanç ilkeleri ve bu ilkelerin uygulamalarını içeren iki doğalı bir yapıya sahiptir. İnancın doğası, Tanrı ile insan arasındaki aracısız ilişkiye dayanır. Uygulanmaları ise, görünüşte toplumsal ve hukuksal alanlara uzanır. Bir inancın hukuksal ve toplumsal alanda ortaya çıkıp çıkmadığını denetleme hakkının, aynı şekilde yine bireyin kendi oto kontrolünde olan bir durum olması beklenir. Ancak, “fıkıh”, “şeriat”, “halife”, “ibadet” ve nihayet “din devleti” veya teokrasi gibi kavramlar, hem bireyin inançlarını, hem de bunların yerine getirilip getirilmediğini denetleyen bir mekanizmanın var olduğu kanaatini yüzyıllarca yerleştirmiş bulunmaktadır.

Kur’an’daki bir takım ayetler, Tevrat ve İncil’le sorumlu tutulan Yahudi ve Hıristiyanlara ait geçmiş dönemlerdeki “şeriat”ların ilga ve iptal edildiğini bildirir.

Bireyin kendi etkinlik alanı içinde var olan yapıp-etmelerinden, toplumsal ve siyasal alanlara kadar uzanan kolektif ibadet ve sorumluluklarına kadar tüm yaşamını ipotek altına alan “şeriat”, geriye dönük olarak ortadan kaldırılırken, en temel gerekçe, bu uygulamaların miadını doldurdukları yönünde olduğu şeklindedir. Hukuk-ahlak, olgu-ilke ya da din diliyle söyledikte, “zahir-batın” ilişkisi, birincilerin sürekli değiştiğini; ikincilerin ise insanlığın yeryüzündeki ömrüne denk kalıcılık niteliği taşıdığı ortadadır. Ahlak hukuku, ilke olguyu, batın zahiri içerip kapsıyorsa, dahası, bu onların kendi doğalarının gereği ise, önceki şeriatların bu gerçeğin gereği olarak ortadan kaldırılması için Kur’an devreye girmiş olmaktadır.

Peki, Kur’danki “şeriat” nedir? Hukuk, olgu ve zahir gibi kavramlar, inanç ilkelerinin zaman, mekân ve farklılaşan koşullara göre uygulanmasını temsil etmekte olduklarına göre, değişip değişmediklerini nasıl bileceğiz?  Kur’andaki şeriatın değiştiğini, yeni bir ilahi kitap gelmesiyle mi öğreneceğiz? Yoksa hala, bir uygulamalar bütünü olan bu olguların ve pratiklerin değişmediğini, “kıyamete kadar da değişmez ilkelerle özdeş olduklarını öne sürmeye devam mı edeceğiz?

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Prof.Dr.Şahin FİLİZ

“SATILMIŞ OĞLU SATILMIŞ…”

Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide Edip, Fevzi Çakmak, Fethi Okyar ve diğerleri…

Kim bunlar?

“Sergerde”, “haydut”, “yılan”, “baldırı çıplak”, “figüran”, “kukla”, “siyasi deli”, “haşerat”, “çapulcu”, “şirret”, “türedi”, “serseri”…

Milli Mücadele döneminde Mütareke basınının Dersaadet’in satılmış kalemlerini, “ya istiklâl, ya ölüm” diyerek direnen millicileri nitelerken kullandığı sözcükler bunlar işte…

Örneğin Ali Kemal, Peyami Sabah’ta şöyle diyordu:

"Teşkilât-ı Milliye sergerdeleri, bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Düşmanlar onlardan bin kere iyidir." (23.4.1920)

“Büyük Millet Meclisi üyeleri figürandır, kukladır. Bunların bu milletle, Anadolu Türküyle ne irfanca ne nesilce ne yazıca, ne fikirce ilgileri yoktur ki, başka türlü bağları olsun." (1.9.1920)

“Harice karşı hukukumuzu müdafaa ve varlığımızı muhafaza için en birinci vazifemiz, ne emel beslediklerini hepimizin bildiği bu muzır neşriyattan, bu haşerattan, Kuvayı Milliye'den Anadolu'yu temizlemektir.” (6.5.1920)

"Bu türediler, bu serseriler yüzünden Anadolu baştanbaşa iktisaden harap ve türsap oldu. Anadolu yarın yine istilalara maruz kalır. Bütün bu sureti haktan görünen nasihatler, bu halkı esarette yaşatmak için bir nevi afyondur, esrardır." (12.2.1921)

Refî Cevat, Alemdar’da şöyle destek veriyordu Ali Kemal’e:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Serdar ANT

KEMALİZM VE EMPERYALİZM

   Birbiriyle yakından ilgili olan bu kavramların beraberce ele alınarak incelenmesi birçok konuda daha açıklık sağlanmasına yardımcı olacaktır. Tarihsel süreç içerisinde önce emperyalizm ortaya çıkmış ve daha sonraki aşamada Kemalizm buna tepki olarak gündeme gelmiştir. Ortaya çıkış biçimleri yönünden iki kavramın birbirinin zıddı olduğu görülmektedir. Emperyalizm bir dünyaya egemen olma projesi olarak devreye girmesiyle beraber yeryüzünün bütün kıtalarında karşı çıkış ve eylemlerle karşılaşmıştır. Kemalizm bu tür karşı çıkışların içinde en önde geleni ve bütün mazlum uluslara yön gösterenidir. Bu açıdan Kemalizm için tek kelime ile antiemperyalizm denilebilir. Emperyalizm karşıtlığı ile öne çıkan Kemalizm’in ve emperyalizmin bir arada olması ya da barınması düşünülemez. Her iki kavram da doğalarında sahip oldukları karşıt olma yapısı nedeniyle beraberce ya da birlikte olamazlar ama birbirlerini yok etmek için belirli bir yoğunlukta devrede olabilirler. Emperyalizmin yok etmek istediği Türk ulusu, Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatarak, kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı bir var olma savaşı vermiştir. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti, böylesine büyük ve kutsal bir mücadelenin sonucunda kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları,  çatısı altında vatandaşlık bağı ile bağlı bulundukları Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş temellerinde, ciddi bir antiemperyalist yaklaşım olduğunu iyi bilmek ve her zaman Kemalizm ile emperyalizmin çelişkisi içinde bulunduğunun bilincinde olmak zorundadırlar. Kemalizm varsa emperyalizm yoktur. Emperyalizm varsa o zamanda Kemalizm yoktur. Bu iki kavram yan yana gelemeyecek derecede büyük bir karşıtlık içindedirler.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN

“BÜYÜK FELÂKET” = "MEDZ YEGHERN” = “GENOCIDE” = “SOYKIRIM”

ABD Başkanı Barack H. Obama’nın Türkiye’yi ziyaretinden önce  yazdığımız “Obama’yı Beklerken” başlıklı yazıda[1] ABD’deki karar alma mekanizmalarının, Kongre’nin dış politika konularında ülkedeki fevkalâde teşkilatlı Rum-Yunan, Ermeni ve Musevi gibi lobilerinin etkilerine son derece açık olmaları” sebebiyle, Türkiye ile ABD arasındaki “ilişki ve işbirliği manzumesinin bu vakte kadar iki ülkenin kamuoylarına ‘samimi dostluk’ biçiminde” yansıyamamış olduğuna işaret etmiş; Başkan Obama’nın seçim kampanyası boyunca, özellikle, Ermeni iddiaları ve ayrıca Kıbrıs konularında vermiş olduğu ve çoğu oy kazanma ihtiyacının gereği olabilecek ölçüleri bir hayli aşan sert bir üslup ve önyargılı içerik taşıyan demeçlerinin” bu açıdan ileriye dönük beklentilerimizde “iyimser” olmamızı engellediğini belirtmiştik.

Başkan Obama bizi yanıltmamıştır.  24 Nisan’da yaptığı açıklamanın içeriği ve üslûbu, ABD’den, Ermenilerin Türk Ulusu’na yönelik iddiaları, Ermenistan’ın  Türkiye’den talepleri, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler konularında Türk Ulusu ve Türkiye  aleyhindeki önyargılardan arınmasının ve tarafsız tutum takınmasının beklenmemesi gerektiğini bir kere daha çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Şu gerçeği görelim ve kabullenelim: Başkan Obama Türkiye’ye yaptığı ziyaretten sadece 17 gün sonra  “1915” olaylarını “soykırım” olarak nitelemiştir. Bu nitelemeyi, kendi dilinde değil, Ermenilerin kullandığı “meds yeghern” deyimle  yapmayı, sanırız ileriye dönük taktik nedenlerle, tercih etmiştir

Obama, 24 Nisan açıklamasında “1915’de ne olduğuna dair kendi görüşümü tutarlılıkla ifade etmiştim ve bu tarihe ait görüşüm değişmemiştir” sözlerine yer vermiştir. Bu nedenle, Obama’nın daha Başkan adayı olduğu dönemde, örneğin, 19 Ocak 2008’de,  Ermenilerin iddiaları hakkında neler söylemiş olduğunu hatırlamak uygun olacaktır:

 

[1] Tugay Uluçevik, Obama’yı Beklerken, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Nisan 2009, sayı 127. s.14-17.

 

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Göksel TÜRK

29 MART YEREL SEÇİMLERİ - II

KALKINMA AJANSLARI MI, ETNİK KALKIŞMA AJANLARI MI?

Kalkınma Ajansları kavramından ilk olarak Nisan 2003 “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı Taslağı”nın 25. maddesinde bahsedilmişti. Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı, 19 Ocak 2005 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulmuş ve 28 ocak 2005 tarihinde komisyonlarda görüşülmeye başlanmıştır. AB uyum çalışmaları doğrultusunda çıkarılan kanunlar ve hazırlanan yasa tasarılarında hakim olan kavramlar yerelleşme ve yönetişim kavramlarıdır. Bu kavramlar Kalkınma Ajansları’na ilişkin kanun tasarısında da kendisini göstermektedir.[1] Bu yasa tasarısına göre, Bakanlar kurulu kararıyla oluşturulan 26 bölgede birer kalkınma ajansının kurulması öngörülüyor.[2] Her ajans için Bakanlar Kurulu birer kararname hazırlayacak ve ajanlar bu kararnamelerle kurulacak. Kurulacak olan bölgesel kalkınma ajanslarının görevleriyse şöyle sıralanmaktaydı: yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi, yerelliklerin bölgelerin yatırım potansiyelinin ortaya çıkartılması, yerele bölgeye yatırım çekilmesi ve yabancı yatırımcılar için yatırım seçenekleri oluşturulması, yerel girişimcilerin ve KOBİ’lerin desteklenmesi, yerelliğin bölgenin rekabet gücünün artırılması, devlet yardımlarının uygulanması, alt yapı ve çevre projelerinin gerçekleştirilmesi. Bu görevlerini yerine getirmek için, bölge plan programları hazırlaması, projeler geliştirmesi ve mevcut proje ve yatırımları desteklemesi öngörülmektedir. Bunun için araştırma ve geliştirme, eğitim ve tanırım faaliyetleri de yürütülecektir.[3]


 

[1] Meltem Güner, Bölgesel Kalkınma Ajansları ve Türkiye’ye Yansımaları, 1. Doğu Anadolu Sempozyumu Bölgesel Kalkınmada Yeni Ufuklar, T.C. Fırat Üniversitesi, Elazığ, 23 – 25 Mayıs 2005, s. 224.

[2] Mimarlar Odasının eleştirisi dikkate alınarak; Türkiye 26 değil, 12 bölgeye ayrılmıştır: Kalkınma Ajansları’nın kapsadığı iller şöyle: TR1: İstanbul: TR10: İstanbul; TR2: Batı Marmara TR21: Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, TR22: Balıkesir, Çanakkale; TR3: Ege TR31: İzmir TR32: Aydın, Denizli, Muğla TR33: Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa, Uşak; TR4: Doğu Marmara TR41: Bilecik, Bursa, Eskişehir TR42: Bolu, Düzce, Kocaeli, Sakarya, Yalova; TR5: Batı Anadolu TR51: Ankara TR52: Karaman, Konya; TR6: Akdeniz TR61: Antalya, Burdur, Isparta, TR62: Adana, Mersin, TR63: Hatay, Kahramanmaraş, Osmaniye; TR7: Orta Anadolu TR71: Aksaray, Kırıkkale, Kırşehir, Niğde, Nevşehir, TR72: Kayseri, Sivas, Yozgat; TR8: Batı Karadeniz TR81: Bartın, Karabük, Zonguldak, TR82: Çankırı, Kastamonu, Sinop, TR83: Amasya, Çorum, Samsun, Tokat; TR9: Doğu Karadeniz TR90: Artvin, Giresun, Gümüşhane, Ordu, Rize, Trabzon; TRA: Kuzeydoğu Anadolu TRA1: Bayburt, Erzincan, Erzurum, TRA2: Ağrı, Ardahan, Iğdır, Kars; TRB: Ortadoğu Anadolu TRB1: Bingöl, Elazığ, Malatya, Tunceli, TRB2: Bitlis, Hakkari, Muş, Van; TRC: Güneydoğu Anadolu TRC1: Adıyaman, Gaziantep, Kilis, TRC2: Diyarbakır, Şanlıurfa TRC3: Batman, Mardin, Şırnak, Siirt.

[3] Faruk Ataay, Avrupa Birliği Bölgesel Gelişme Programları ve Kalkınma Ajansları, Sivil Toplum, 3 (11), Ss. 67 ve 73.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

Yazının devamı için tıklayınız

Kaan TURHAN

Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle

doğrudan veya  dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur.

Taklitlerinden sakınınız!  

©  Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır.