|
PROF. DR.
ÇETİN YETKİN YÖNETİMİNDE
KİTAP
YAYINLARI DEVAM EDİYOR
     
    
    

TÜM
KİTABEVLERİNDE...
|
|
MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ
BİLDİRİSİ
14
Şubat 2008 günü Ankara’da Ahmet Zeki bulunç (KKTC. E.
Büyükelçi), Alparslan Işıklı (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi)
Anıl Çeçen (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi), Ayfer Yılmaz
(Devlet E. Bakanı), Birten Gökyay (Üniversiteli Kadınlar
Derneği Başkanı), Çetin Yetkin (Prof. Dr. Akdeniz
Üniversitesi), Ferhan Kaptan (Avukat, Fethi Bolayır(Toplumsal
Düşünce Derneği Başkanı), Hale Şıvgın (Prof. Dr.), Halit Dağlı
(Devlet E. Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent Üniversitesi),
İbrahim Yetkin (Ziraatçılar Derneği Başkanı), İzzettin Doğan
(Prof. Dr. Cem Vakfı Genel Başkanı)-toplantıda bulunamamış,
ancak bildiriye katılmıştır), Kamran İnan (Dışişleri E.
Bakanı), Mehmet Haberal (Prof. Dr. Başkent Üniversitesi
Rektörü), Mete Akyol (Gazeteci – Yazar, Başkent Üniversitesi),
Pınar Köksal, Ramazan Özünal (T. Muhtarlar Derneği Genel
Başkanı), Şener Eruygur (E. Orgeneral ADD Başkanı), Şükrü Sina
Gürel (Prof. Dr. Devlet E. Bakanı), Talat Şalk (Yargıtay
Onursal Başsavcısı), Ufuk Söylemez (Ekonomiden Sorumlu Devlet
E. Bakanı) Vural Savaş (Yargıtay Onursal Başsavcısı,
Yaşar Nuri Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel Başkanı), Yaşar Okuyan
(Hür Parti Genel Başkanı), Zerrin Başer (Dr.) Milli Egemenlik
Hareketi başlatılmasına karar verilmiş ve hareket adına Karman
İnan aşağıdaki bildiriyi yayınlamıştır.
Bildirinin devamı
için...
|
|
OKURLARIMIZA
DUYURU VE
ÇAĞRI…
GÜNCELLİKLER
Mehmet YALÇIN
2006’dan
başlayarak Antalya’dayım; bir engel çıkmazsa birkaç yıl daha burada
yaşayacağım. Bunun bana sağladığı en önemli olanaklardan
birisi, hiç kuşkusuz,
Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına ulaşmak,
yani Çetin Yetkin
gibi bir bilge kişiyle aynı uzamı paylaşmaktır.
.......
İletişim ve paylaşım :
Düşüncemi özetliyorum: “Çocuk
yazını” ancak çocukların sözlü ürünleri için geçerli olabilir.
Kurumlaşmamış görünse de, hiç değilse gücül olarak, böyle bir yazın
türünden söz edilebilir. Ben burada çocukların yetisini
canlandırmayı deneyeceğim: Bu amaçla, bu köşe onlara her zaman
açık olacak. Aldığım şiir, öykü, anı, resim, vb. türü iletilerden örnekler
yayımlayacağım.
Elimde olmayarak, bu yazı da ne yazık
ki çocuklardan çok büyüklere seslenir gibi oldu; yani bir kez
daha “büyüklüğüm” tuttu.
Ama amacım 7’den 70’e
herkese seslenmek. Herkesten katkı bekliyorum.
Yazının devamı
için...
|
|
 
AYRINTILI
BİLGİ için tıklayınız
 |
|
GÜL’ÜN AKDENİZ
ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ
İSRAFİL KURTCEPHE |
|
 Akdeniz Üniversitesi Rektörü ve Üniversiteler Arası Kurul Başkanı Prof.Dr.Mustafa
Akaydın, üniversitede yapılan rektör
seçimlerinde en çok oyu aldı, YÖK tarafından da Gül’e
gönderilen listede
Akaydın birinci sırada gösterildi. Buna rağmen
Gül, Akaydın'ı değil ama Kurtcephe’yi
rektör olarak atadı. Üstelik, Akaydın, sekiz yıl
rektör yardımcılığı, dört yıl de rektörlük yapmıştı, başka
bir deyişle yönetimsel deneyimi vardı. Oysa, Kurtcephe’nin
böyle bir deneyimi de hiç yoktu. Gül’ün
Kurtcephe’yi atamasının bir nedeni olmalıydı. Bunu
anlayabilmek için yeni rektörü yakından tanımamız gerekiyor.
BÖLÜM I
Önce bir belge ile başlayalım işe.
Dinsel yayın ve tanıtım yapan ve http://www.eskieserler.com/
adresinde bulunan sitede 13 Haziran 2008 tarihine kadar
İsrafil Kurtcephe sitenin yazarları arasında iki ayrı
yerde gösterilmekteydi. Bunlardan birinde Fethullah Gülen’in
de fotoğrafı bulunmaktaydı ve şöyleydi:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|
BÖLÜM II
Akdeniz
Üniversitesi’nde rektörlük seçiminde 2. gelmesine ve YÖK’ün
Cumhurbaşkanına verdiği listede de 2.sırada yer almasına
karşın Gül’ün rektör olarak atadığı Prof.Dr.İsrafil
Kurtcephe’yi dergimizin geçen sayısında tanıtmaya
başlamıştık. Bu sayımızda da Antalya’da yayınlanan
Antalya’da Bugün gazetesinden alıntıladığımız üç
yazıdan bölümlerle tanıtımımızı sürdürüyoruz.
Şunu belirtelim
ki, Kurtcephe rektörlük görevini sürdürdüğü sürece kendisini
izleyeceğiz ve uygulamalarını okurlarımıza duyuracağız.
Okuyacağınız
yazılarda adı geçen Resanet Vakfı ve Birlik Vakfı’nın
Fethullah Gülen’e yakınlığı ile tanınan vakıflar
olduğunu bir önbilgi olarak belirtmek gerekiyor. Yine adı
geçen Aydınlar Ocağı Antalya Şubesi ise, Genel
Merkezi’nden oldukça farklı bir çizgidedir. O kadar ki,
yayınladığı bir bildiri ile Yeni Çağ gazetesi
yazarlarından da olan Genel Başkanları Prof.Dr.Mustafa
Erkal’ın “siyonizme hizmet ettiğini” bile bir ara öne
sürmüş bulunmaktadır.
●
Kurtcephe’nin
rektörlük görevine başlar başlamaz fakülte dekanlarını,
yüksekokul, enstitü ve araştırma merkezi müdürleri, idarî
kadroda çalışan devlet görevlilerini istifaya zorlaması,
değiştirmesi, uzmanlıkları ile ilgisiz yerlere atamaya
koyulması, öteki uygulamaları insana ister istemez
“ismiyle müsemmâ” (adıyla belli) sözünü anımsatıyor.
Çünkü, bilindiği gibi İsrafil, kıyametin geleceğini
borusunu öttürerek bildiren dört büyük melekten birinin
adıdır.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|

BÖLÜM III
Akdeniz Üniversitesi’nde
yapılan rektörlük seçimi sırasında Üniversiteler Arası Kurul
eski Başkanı Rektör
Prof.Dr.Mustafa Akaydın’dan 100’e yakın daha az oy
almasına ve YÖK tarafından CB Gül’e gönderilen
listede de 2.sırada bulunmasına karşın, Gül
tarafından bu üniversitenin rektörlüğüne atanan ve TSK’nden
ayrılma emekli binbaşı Prof.Dr.İsrafil Kurtcephe,
kıyım ve kadrolaşma operasyonunu sürdürmektedir. Şu ana
değin, gerek akademik ve gerekse idarî kadrolarda görev
yapan 300’e yakın kişi ya görevlerinden istifaya zorlanmış
ya görev yerleri değiştirilmiş ya da uzmanlıkları ile hiç
ilgisi olmayan görevlere, kimileri de aşağılayıcı bir
biçimde, bu rektör tarafından atanmış bulunmaktadır. Bu
kıyıma uğrayanların bir bölümü uğradıkları haksızlıklar ve
hukuk dışı uygulamalar karşısında yargıya başvurmuşlardır.
Ayrıca, bazı öğretim elemanları ile memurlar da başka
kurumlara geçmiş ya da geçmek için girişimde bulunmuşlardır.
Bu kısa süre içinde yargıya başvuranlar arasında daha
şimdiden yürütmeyi durdurma kararı alanlar da vardır.
Bu biçimde kıyıma
uğrayanlardan boşalan yerlere Kurtcephe kendi
yakınlarını ve düşün yoldaşlarını atamaktadır. Kıyımın bir
nedeni de, kendisi gibi olanları ya da yakınlarını
görevlendirebilmek için, kadro ve yer boşaltmaktır. Nitekim
kendisi de açıkça ve birden çok kez “Kendi ekibimle
çalışacağım” demiştir.
Yargı yoluna başvuranlar
arasında Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin eski
dekanı Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz de bulunmaktadır.
Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz’in hangi gerekçelerle
Danıştay’a başvurduğunu buraya alarak yayınladığımız dilekçe
metninde göreceksiniz. Ancak, bu dilekçe dışında şu kadarını
belirtelim ki, İsrafil Kurtcephe’nin Hukuk Fakültesi
dekanlığına atanmasını uygun gördüğü Prof.Dr.Erdal Tercan,
Ankara Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğini de sürdürmekte,
dekanlık görevini ise Ankara’dan Antalya’ya gidip gelerek
yapmaya çalışmaktadır ve bu profesör bazı cemaatlere
yakınlığı ile de tanınmaktadır.
Bu arada bir not olarak şunun
da altını çizelim ki, Kurtcephe, İtalyanca
bilmemesine karşın Türk-İtalyan ilişkileri üzerine kitap
yazacak bir akademik formasyona sahiptir!
Prof.Dr.Hayrettin Ökçesiz,
tanınmış ve iyi bir hukukçudur. Bu nedenle, dava
dilekçesinde belirttiği gerçekler büyük önem taşımaktadır.
Kaldı ki, dilekçesinin metni, rektöre tam anlamıyla bir
“ders” niteliğindedir.
Prof.Dr.Ökçesiz’in
dava dilekçesi şöyle:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|
BÖLÜM IV
Antalya’da yayınlanan
Beyaz adlı gazetede “Akdeniz Üniversitesi’nden Mektup
Geldi” başlığı altında rektöre 10 soru sorulmuş
bulunuyor. Bu sorular ve gazetenin bunlara ilişlin
açıklamasını olduğu gibi buraya alıyoruz.
“10 emir gibi 10 soru sormuşlar yeni rektöre. Rektör İsrafil
Kurtcephe’nin yanıtlaması istemiyle sorulan sorular aynen
şöyle:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının
devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|
İLGİLİLİ KAMU YETKİLİLERİNİN
DİKKATİNE SUNULUR
İsrafil Kurtcephe’nin üniversitenin
gerek akademik ve gerekse idari personelinden 300 (üç yüz)
kadar kişinin ya yerlerini değiştirdiği, ya görevlerine son
verdiği, ya da görevlerini bırakmaya zorladığı bilinen bir
gerçektir. Bu uygulamanın daha da süreceği anlaşılmaktadır.
Rektör, gerek basın önünde ve gerekse birçok kişiye bu
uygulamasının nedenini ve gerekçesini “kendi ekibi ile
çalışmak” istediğini söyleyerek açıklamış bulunmaktadır.
“Kendi ekibi ile çalışmak”
demek:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
REKTÖR’ÜN YASAKLADIĞI KONFERANS
BÖLÜM V
Rektör
Kurtcephe, 24 Aralık Öğretmenler Günü’nde Eğitim
Fakültesi’nde konferans vermesi kararlaştırılmış olan Ali
Dündar’ın bu konferansını bir “emir”le yasaklamış
bulunuyor.
Akdeniz
Üniversitesi Rektörü Kurtcephe’nin 24 Aralık
Öğretmenler Günü’nde Eğitim Fakültesi’nde konuşmasını
yasakladığı Ali Dündar eğitimcilerin ve aydınların
yakından tanıdıkları bir eğitimci, bilim adamı. Ama
Kurtcephe’nin onu hiç tanımadığı, hiçbir kitabını ve
yazısını okumadığı besbelli. Dündar’ı bir parça
tanısaydı, onun üniversitede öğrencileri ve öğretim
üyelerini aydınlatmayı kabul etmiş olmasından hem kendi ve
hem de üniversitesi adına onur duyması gerekirdi. O nedenle
rektörü biraz olsun bilgilendirelim de nasıl bir yanlış
davranışta bulunduğunu belki anlar. Ayrıca, Ali Dündar’ın
yan sayfada bulacağınız ve eğer üniversitede konuşmak
olanağı kendisine tanınmış olsaydı yapacak olduğu
konuşmanın metni de, hiç kuşku yok, rektörü de, geç de olsa,
eğitim konusunda bilgi sahibi yapacaktır.
Ama eğer zaten
metinde anlatılanları bilmesine karşın, yine Dündar’ın
konuşmasını yasaklamak yoluna gitmişse, o zaman söyleyecek
bir sözümüz bulunmuyor…
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı
için...
Prof.Dr.Çetin YETKİN
|
|
BÖLÜM VI
KURTCEPHE’Yİ
REKTÖRLÜĞE KİM ATADI?
Bu yazı dizisinde Prof.Dr.İsrafil
Kurtcephe için “GÜL’ÜN REKTÖRÜ” derken meğer
yanılıyormuşuz. Ne bilelim, Anayasamıza göre, rektör
atamalarında son söz Cumhurbaşkanı’na ait olduğu için biz de
2.sırada oy alan ve YÖK tarafından da 2.sıraya konulan
Kurtcephe’yi Gül’ün yeğlediğini düşünmüştük doğal
olarak. Yanılmışız.
Cumhurbaşkanı’nın yalnız kendisine tanınan bu yetkiyi
başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı ile
birlikte kullandıklarını başbakan kendisi açıklayıverdi.
Açıklamadığı, yetkiyi aralarında kaça kaç bölüştükleri!...
Yüzde 47 oy almasına ve YÖK
tarafından 1.sırada Gül’e adının bildirilmesine
karşın yeniden rektörlüğe atanmayan Prof.Dr.Mustafa
Akaydın, bilindiği gibi, bu kere Antalya Büyükşehir
Belediye Başkanlığı’na aday olunca, buna çok sinirlendiği
anlaşılan Erdoğan, Antalya mitinginde Akaydın’ı
hedef alarak şöyle demiş bulunuyor:
“Bu hoca üniversiteyi bile
yönetemedi, biz de onu rektör yapmadık.”
Biz bu söz üzerine bir yorum
yapmayalım da, değerlendirmesini Yalçın Doğan’ın
“Abdullah Gül ‘biz’ parantezi…” başlıklı
yazısında 24 Mart 2009 günlü Hürriyet’te nasıl yapmış, onu
aktarmakla yetinelim. Yalçın Doğan, şöyle yazmış:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı
için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|
BÖLÜM VII
Bu
kere sizlere iki gazete haberi sunmakla yetiniyoruz:
İlki, Antalya’da yayınlanan Beyaz Akdeniz gazetesinin 14
Mayıs 2009 günlü haberi ve şöyle:
Üniversite çalışanları tedirgin
Eğitim-Sen Antalya temsilcisi Nurettin Sönmez, Akdeniz
Üniversitesi yönetiminin, üniversite çalışanları üzerinde
baskı kurduğunu söyledi
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı
için tıklayınız
Prof.Dr.Çetin YETKİN |
|
ATATÜRKÇÜNÜN EL KİTABI: MİLLÎ
EGEMENLİK İLKESİ |
|
-Atatürkçülüğün on ilkesi Bilim, Ahlâk, Millî Egemenlik, Tam
Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik,
Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik’tir.
-Bir Atatürkçü Millî Egemenlik ilkesi için, hayatında hangi
ortam ve koşulda olursa olsun, burada verilen kuralları
uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman
birbirlerini bu kurallar bakımından bilgilendirir,
aralarında bu kuralları konuşur, bu kuralları tartışır,
işler ve yayar.
-Bir Atatürkçü ancak bu kuralları uyguladığı derecede
Atatürkçü’dür. Kural ve
öğütlerin bir tekini bile ezbere bilmeyen, üzerinde
düşünmeyen, uygulamayan, başkalarına anlatmayan “ben tam bir
Atatürkçüyüm” diyemez.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
|
|
SOMALİ... VE EMPERYALİZM GERÇEĞİ… |
|
TARİHÇE
Somali 1960 yılında İngiliz ve İtalyan sömürgesi olmaktan
kurtulurken bunu büyük ölçüde Rus ve Çin desteği ile
gerçekleştirdi. İngiltere Afrika sömürgelerindeki merkez üssü
olarak kullandığı Somali'nin olağanüstü jeostratejik
özelliklerinden faydalanarak Kenya ve Habeşistan'ı kontrol
altında tutarken İtalyanlar da Somali'nin muzlarını ve deniz
ürünlerini İtalya'ya taşıma ile ilgileniyorlardı!.. Ayrıca
ülkede İtalyanlar’ın sahibi olduğu yüzlerle çiftlikte üretilen
ürünler de İtalya üzerinden Avrupa pazarlarına ihraç ediliyordu.
Ucuz, neredeyse boğaz tokluğuna işgücü ve el değmemiş kaynaklar
İtalyan ekonomisine pompalanıyordu. Fransızlar da koloni
döneminde boş durmamışlar ve Somali'den kopardıkları parçada
kendilerine bağlı olarak Jibuti kırallığını kurmuşlardı.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
|
|
BARIŞ –
NASIL VE NE PAHASINA? |
|
Kürt
Bölücülüğünün, 19.yüzyıldan 21.yüzyıla–2009’a kadar uzanan
uzun tarihine nokta konulamadı. “Sendrom” müzminleştikçe
tarihi kökleri, ayrıntıları ve sebepleri gittikçe flulaşıyor;
kesin bir sonuca–çözüme varmak, adeta imkânsız hale
geliyor. Kısacası, bu konuda varılan “son nokta”, aslında
“son nokta” değil –“çözümün” değil- “çözülme”nin
başlangıcı. Bildiğimiz anlamda TC üniter ulus devletinin
sonu olabilir.
19.yüzyılda Avrupa Büyük Devletlerinin, İngiltere, Fransa,
Almanya ve Rusya’nın Orta Asya ve Ortadoğu'da İpek Yolu’nun,
Hindistan’a ulaşım yollarının kontrolü ve “hasta adam”
Osmanlı’nın mirasının paylaşımı için yerli halkın “beyaz
şeytanlar” dedikleri ajanları arasındaki mücadele “Büyük
Oyun” şimdi aynı alanlarda, yeni aktörler ve yönetmenler
tarafından sürdürülmekte. Amaç aynı. İpek Yolu’nun,
Hindistan yolunun yerini, petrol-enerji yolları, petrol
petrol kaynakları, Kafkaslar aldı!...
Kürt
sorununa bu perspektiften bakmak, çözümü de buna göre
tasarlamak gerek. Oysa, şu sırada anlaşılıyor ki tarih şuur
ve bilgisinden mahrum olanlar, bugünkü iktidar, büyük
tabloyu, büyük ağacı göremiyorlar. Günü birlik maksatları
uğruna, ABD ve AB’ye hizmet için tezgâhlanan oyunlara âlet
olmak üzereler.
Nedir bu son tezgâh?
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
|
|
|
|
VİCDAN SAHİPLERİNE
ÇAĞRI
Dr.Hüseyin
PEKIN
Kamu
Hukukçusu / İsviçre
Konu: ADD Genel Başkanı
Em. Orgeneral Şener ERUYGUR’un tutuklu bulunduğu Kandıra
Cezaevinde merdivenden yuvarlanarak çok ağır surette
sakatlanmasına yetkili heyetçe aydınlatılması hk.
Ergenekon savcısı
Zekeriya Öz’ün talimatıyla tutuklanarak Kandıra Cezaevine
konulan emekli Orgeneral Şener ERUYGUR’un merdivenlerden
düşmesi üzerine çıkan yuvarlanma sesini işiten, eski
askerlik şimdide cezaevi arkadaşı olan emekli Orgeneral
Hurşit TOLON’un zamanında görevlilere haber vermesiyle
yaşamda kalabildiğini öğrendiğimizde her vicdan sahibi gibi
ben de bir yandan sayın TOLON’a, “Iyi ki siz vardınız
Paşam!” diyerek şükranlarımızı arz ederken, öte yandan da
aşağıdaki sezgi ve sorularımızın doyurucu yanıtlarla
aydınlığa kavuşturulmasını istemekten de kendimizi
alıkoyamıyoruz:
(1) Sayın
ERUYGUR’un merdivenden düşmesini işiten-gören bir Cezaevi
görevlisi ortalıkta yok mu imiş? Hurşit Paşa da imdadına
yetişmeseydi ne olacaktı acaba?
(2) Sayın
ERUYGUR’un yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğunu, buna
bağlı denge bozuklukları oluşabileceğini Cezaevi
görevlilerinin bilmeleri ve buna göre gereken önlemleri
almaları gerekmez mi idi? Ihmalleri görülenlere ne
yapılmıştır?
(3) Basınımızda yer
alan merdiven basamaklarında yapım hatası olup olmadığına,
korkuluk bulunup bulunmadığına, bakım-temizlik işlerinin ne
zaman, nasıl yapıldığına dair bir bilgiye rastlamış değiliz.
Şayet merdivenler kayma riski olan bir madde ile
(örneğin sabun,
petrol türevi gibi) yıkanıp, temizlenmiş ise “Dikkat, kayma
tehlikesi vardır!” gibi uyarı plakaları ile kullanıcıların
dikkatlerinin çekilmesi gerekmez miydi? Böyle durum olmuş
ise, sorumluları kimlerdir?
(4) Merdiven
basamaklarının yükseklikleri çok önemlidir. Eğer birisi bir
sonrakinden bir kaç milimetre ( en fazla bir santimetre)
farklı ise, özellikle denge bozukluğu sorunu olan
kullanıcılarda düşme rizki doğurur. Düşme olayını inceleyen
bir “Bilirkişi Heyeti” acaba bu teknik özellikleri de teker
teker inceleyip tutanağa geçirmiş midir?
(5) Acaba, Cezaevi
Yönetimi, kamuoyunca ne ile suçlandıkları bilinmeyen tutuklu
emekli generallerimizin sağlık durumları ile, İmralı’daki
hükümlü APO’ya gösterilen özene benzer bir özen (diyet,
masaj, denge egzersizleri, sabah-akşam hekim kontrolü gibi)
göstermiş midir?
BÜTÜN BU SORULARIN
DOYURUCU BİÇİMDE AYDINLIĞA KAVUŞTURULMALARI İSTEMİYLE
ÜLKEMİZDEKİ TÜM VİCDAN SAHİPLERİNE SESLENİYORUZ.
Saygılarımızla
Dr. Hüseyin PEKIN
(Kamu Hukukçusu ve Elekt.Y.Mühendisi I.T.Ü
Adresim:
Beckenhofstr. 10
CH-8006 Zürich - İSVİÇRE
|
|
MAYINLI ARAZİLERDE ABD KORİDORU… |
|
1 Mart tezkeresi TBMM’den
geçmeyince ABD’nin Irak’a yönelik Türkiye ile yapmak
istediği Irak işgaline ortaklık işbirliği hesapları tutmamış
ve Kuzey cephesi aksamalar göstermiştir. Bu cephede kurmaya
çalıştığı sözde Kürdistan Devleti oluşumuna doğru hızlı bir
çıkış yapmış ve Washington’da geçtiğimiz günlerde yapılan
anlaşmayla bu devletin ilk belirtileri dünyaya ilan
edilmiştir. Bu devletin başkenti olarak da Erbil
saptanmıştır. Kurulan kukla devleti, Erbil’de açtığı
konsoloslukla ilk tanıyan da Fransa oldu. Bununla ABD,
Türkiye’ye Güneydoğu’da dolaylı sınır komşusu olduğu
mesajını vermek ve fiili bir ‘Kürdistan Devleti’ yaratarak
tanınması için Talabani’yi kullanıyor; arabuluculuk rolü
veriyor. PKK terörü perde arkasından desteklenerek Türkiye
köşeye sıkıştırılıp, sözde Kürdistan yönetimiyle işbirliği
dayatmaları yapılıyor. Böylece Kuzey’deki oluşum resmen
aktif hale getirilerek siyasi misyon verilmekte ve fiilen
tanınması yolu açılıyor ve diplomasiye monte ediliyor. İşte
ABD, 1 Mart’ta kabul edilmeyen tezkereden sonra adım adım
İran ve Suriye sınırına doğru yerleşme hesapları yaparak
BOP’un yol taşlarını döşemekte. Bütün bu oluşumlar bir arada
düşünül düğünde İran’ın, Suriye’ nin ve hatta Türkiye’nin
terör kıskacında BOP bağlamında kontrol altında tutulması
gerekiyordu. Bu kontrol, Suriye sınırındaki “mayınlı
bölge”nin temizlenmesi işi, ABD ve İsrail firmalarına 3996
sayılı YİD (Yap-İşlet-Devret Yasası) uyarınca 44 yıllığına
kiraya verilerek yapılmış olacaktır. Araziyi temizleyecek
firma 44 yıl kullanma hakkına sahip olduğu gibi bu alanı
sözde tarımsal amaçla, aslında dilediği gibi işletme hakkını
almış olacak.
Bunu sınırlamak, kontrol etmek oldukça güçtür. Yaklaşık
300m. ya da 800m.genişliğinde 780 km. uzunluğunda ve 506 km2
yüz ölçümündeki bu koridor 1 Mart tezkeresiyle alınamayan
koridorun rövanşı anlamında ele geçirilmiş olacak. Burada
yapılacak çalışmaları kontrol edebilmek mümkün değildir.
Tıpkı İncirlik Üssü gibi…
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Orhan ÖZKAYA |
|
“MEDENİYET” |
|
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr. Mehmet
YALÇIN
|
|
ŞERİATÇILIK-FAİZCİLİK-TÜRBANCILIK
ŞEYTAN ÜÇGENİNDE İSLAMİYET |
|
Dinler, inanç ilkeleri ve bu
ilkelerin uygulamalarını içeren iki doğalı bir yapıya
sahiptir. İnancın doğası, Tanrı ile insan arasındaki
aracısız ilişkiye dayanır. Uygulanmaları ise, görünüşte
toplumsal ve hukuksal alanlara uzanır. Bir inancın hukuksal
ve toplumsal alanda ortaya çıkıp çıkmadığını denetleme
hakkının, aynı şekilde yine bireyin kendi oto kontrolünde
olan bir durum olması beklenir. Ancak, “fıkıh”, “şeriat”,
“halife”, “ibadet” ve nihayet “din devleti” veya teokrasi
gibi kavramlar, hem bireyin inançlarını, hem de bunların
yerine getirilip getirilmediğini denetleyen bir mekanizmanın
var olduğu kanaatini yüzyıllarca yerleştirmiş bulunmaktadır.
Kur’an’daki bir takım
ayetler, Tevrat ve İncil’le sorumlu tutulan Yahudi ve
Hıristiyanlara ait geçmiş dönemlerdeki “şeriat”ların ilga ve
iptal edildiğini bildirir.
Bireyin kendi etkinlik alanı
içinde var olan yapıp-etmelerinden, toplumsal ve siyasal
alanlara kadar uzanan kolektif ibadet ve sorumluluklarına
kadar tüm yaşamını ipotek altına alan “şeriat”, geriye dönük
olarak ortadan kaldırılırken, en temel gerekçe, bu
uygulamaların miadını doldurdukları yönünde olduğu
şeklindedir. Hukuk-ahlak, olgu-ilke ya da din diliyle
söyledikte, “zahir-batın” ilişkisi, birincilerin sürekli
değiştiğini; ikincilerin ise insanlığın yeryüzündeki ömrüne
denk kalıcılık niteliği taşıdığı ortadadır. Ahlak hukuku,
ilke olguyu, batın zahiri içerip kapsıyorsa, dahası, bu
onların kendi doğalarının gereği ise, önceki şeriatların bu
gerçeğin gereği olarak ortadan kaldırılması için Kur’an
devreye girmiş olmaktadır.
Peki, Kur’danki “şeriat”
nedir? Hukuk, olgu ve zahir gibi kavramlar, inanç
ilkelerinin zaman, mekân ve farklılaşan koşullara göre
uygulanmasını temsil etmekte olduklarına göre, değişip
değişmediklerini nasıl bileceğiz? Kur’andaki şeriatın
değiştiğini, yeni bir ilahi kitap gelmesiyle mi öğreneceğiz?
Yoksa hala, bir uygulamalar bütünü olan bu olguların ve
pratiklerin değişmediğini, “kıyamete kadar da değişmez
ilkelerle özdeş olduklarını öne sürmeye devam mı edeceğiz?
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
Prof.Dr.Şahin FİLİZ |
|
“SATILMIŞ OĞLU SATILMIŞ…” |
|
Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Kazım
Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Halide
Edip, Fevzi Çakmak, Fethi Okyar ve diğerleri…
Kim bunlar?
“Sergerde”, “haydut”, “yılan”, “baldırı
çıplak”, “figüran”, “kukla”, “siyasi deli”, “haşerat”,
“çapulcu”, “şirret”, “türedi”, “serseri”…
Milli Mücadele döneminde Mütareke basınının Dersaadet’in
satılmış kalemlerini, “ya istiklâl, ya ölüm” diyerek
direnen millicileri nitelerken kullandığı sözcükler bunlar
işte…
Örneğin Ali Kemal, Peyami Sabah’ta şöyle
diyordu:
"Teşkilât-ı Milliye sergerdeleri,
bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar
tasavvur edilemez. Düşmanlar onlardan bin kere iyidir." (23.4.1920)
“Büyük Millet Meclisi üyeleri
figürandır, kukladır. Bunların bu milletle, Anadolu
Türküyle ne irfanca ne nesilce ne yazıca, ne fikirce
ilgileri yoktur ki, başka türlü bağları olsun." (1.9.1920)
“Harice karşı hukukumuzu müdafaa ve
varlığımızı muhafaza için en birinci vazifemiz, ne emel
beslediklerini hepimizin bildiği bu muzır neşriyattan, bu
haşerattan, Kuvayı Milliye'den Anadolu'yu temizlemektir.”
(6.5.1920)
"Bu türediler, bu serseriler
yüzünden Anadolu baştanbaşa iktisaden harap ve türsap
oldu. Anadolu yarın yine istilalara maruz kalır. Bütün bu
sureti haktan görünen nasihatler, bu halkı esarette yaşatmak
için bir nevi afyondur, esrardır." (12.2.1921)
Refî Cevat, Alemdar’da
şöyle destek veriyordu Ali Kemal’e:
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
|
|
KEMALİZM VE EMPERYALİZM |
|
Birbiriyle
yakından ilgili olan bu kavramların beraberce ele alınarak
incelenmesi birçok konuda daha açıklık sağlanmasına yardımcı
olacaktır. Tarihsel süreç içerisinde önce emperyalizm ortaya
çıkmış ve daha sonraki aşamada Kemalizm buna tepki olarak
gündeme gelmiştir. Ortaya çıkış biçimleri yönünden iki
kavramın birbirinin zıddı olduğu görülmektedir. Emperyalizm
bir dünyaya egemen olma projesi olarak devreye girmesiyle
beraber yeryüzünün bütün kıtalarında karşı çıkış ve
eylemlerle karşılaşmıştır. Kemalizm bu tür karşı çıkışların
içinde en önde geleni ve bütün mazlum uluslara yön
gösterenidir. Bu açıdan Kemalizm için tek kelime ile
antiemperyalizm denilebilir. Emperyalizm karşıtlığı ile öne
çıkan Kemalizm’in ve emperyalizmin bir arada olması ya da
barınması düşünülemez. Her iki kavram da doğalarında sahip
oldukları karşıt olma yapısı nedeniyle beraberce ya da
birlikte olamazlar ama birbirlerini yok etmek için belirli
bir yoğunlukta devrede olabilirler. Emperyalizmin yok etmek
istediği Türk ulusu, Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatarak,
kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı bir var olma
savaşı vermiştir. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti, böylesine
büyük ve kutsal bir mücadelenin sonucunda kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, çatısı altında vatandaşlık
bağı ile bağlı bulundukları Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş
temellerinde, ciddi bir antiemperyalist yaklaşım olduğunu
iyi bilmek ve her zaman Kemalizm ile emperyalizmin çelişkisi
içinde bulunduğunun bilincinde olmak zorundadırlar. Kemalizm
varsa emperyalizm yoktur. Emperyalizm varsa o zamanda
Kemalizm yoktur. Bu iki kavram yan yana gelemeyecek derecede
büyük bir karşıtlık içindedirler.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
|
|
“BÜYÜK FELÂKET” = "MEDZ YEGHERN” = “GENOCIDE” = “SOYKIRIM” |
|
ABD Başkanı Barack H. Obama’nın
Türkiye’yi ziyaretinden önce yazdığımız “Obama’yı
Beklerken” başlıklı yazıda
“ABD’deki karar alma
mekanizmalarının, Kongre’nin dış politika konularında
ülkedeki fevkalâde teşkilatlı Rum-Yunan, Ermeni ve Musevi
gibi lobilerinin etkilerine son derece açık olmaları”
sebebiyle, Türkiye ile ABD arasındaki “ilişki
ve işbirliği manzumesinin bu vakte
kadar iki ülkenin kamuoylarına ‘samimi dostluk’ biçiminde”
yansıyamamış
olduğuna işaret etmiş; Başkan Obama’nın seçim kampanyası
boyunca, özellikle, Ermeni iddiaları ve ayrıca Kıbrıs
konularında vermiş olduğu ve çoğu oy kazanma ihtiyacının
gereği olabilecek ölçüleri bir hayli aşan sert bir üslup ve
önyargılı içerik taşıyan demeçlerinin” bu açıdan ileriye
dönük beklentilerimizde “iyimser” olmamızı
engellediğini belirtmiştik.
Başkan Obama bizi yanıltmamıştır.
24 Nisan’da yaptığı açıklamanın içeriği ve üslûbu, ABD’den,
Ermenilerin Türk Ulusu’na yönelik iddiaları, Ermenistan’ın
Türkiye’den talepleri, Türkiye ile Ermenistan arasındaki
ilişkiler konularında Türk Ulusu ve Türkiye aleyhindeki
önyargılardan arınmasının ve tarafsız tutum takınmasının
beklenmemesi gerektiğini bir kere daha çarpıcı biçimde
ortaya koymuştur.
Şu gerçeği görelim ve kabullenelim: Başkan Obama Türkiye’ye
yaptığı ziyaretten sadece 17 gün sonra “1915”
olaylarını “soykırım” olarak nitelemiştir. Bu
nitelemeyi, kendi dilinde değil, Ermenilerin kullandığı “meds
yeghern” deyimle yapmayı, sanırız ileriye dönük taktik
nedenlerle, tercih etmiştir
Obama, 24 Nisan açıklamasında “1915’de ne olduğuna dair
kendi görüşümü tutarlılıkla ifade etmiştim ve bu tarihe ait
görüşüm değişmemiştir” sözlerine yer vermiştir. Bu
nedenle, Obama’nın daha Başkan adayı olduğu dönemde,
örneğin, 19 Ocak 2008’de, Ermenilerin iddiaları hakkında
neler söylemiş olduğunu hatırlamak uygun olacaktır:
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
|
|
29 MART YEREL SEÇİMLERİ - II
KALKINMA AJANSLARI MI, ETNİK KALKIŞMA AJANLARI MI? |
|
Kalkınma Ajansları kavramından ilk olarak Nisan 2003 “Kamu
Yönetimi Temel Kanun Tasarısı Taslağı”nın 25. maddesinde
bahsedilmişti. Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu,
Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı, 19
Ocak 2005 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulmuş ve 28 ocak
2005 tarihinde komisyonlarda görüşülmeye başlanmıştır. AB
uyum çalışmaları doğrultusunda çıkarılan kanunlar ve
hazırlanan yasa tasarılarında hakim olan kavramlar
yerelleşme ve yönetişim kavramlarıdır. Bu kavramlar Kalkınma
Ajansları’na ilişkin kanun tasarısında da kendisini
göstermektedir.
Bu yasa tasarısına göre, Bakanlar kurulu kararıyla
oluşturulan 26 bölgede birer kalkınma ajansının kurulması
öngörülüyor.
Her ajans için Bakanlar Kurulu birer kararname hazırlayacak
ve ajanlar bu kararnamelerle kurulacak. Kurulacak olan
bölgesel kalkınma ajanslarının görevleriyse şöyle
sıralanmaktaydı: yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi,
yerelliklerin bölgelerin yatırım potansiyelinin ortaya
çıkartılması, yerele bölgeye yatırım çekilmesi ve yabancı
yatırımcılar için yatırım seçenekleri oluşturulması, yerel
girişimcilerin ve KOBİ’lerin desteklenmesi, yerelliğin
bölgenin rekabet gücünün artırılması, devlet yardımlarının
uygulanması, alt yapı ve çevre projelerinin
gerçekleştirilmesi. Bu görevlerini yerine getirmek için,
bölge plan programları hazırlaması, projeler geliştirmesi ve
mevcut proje ve yatırımları desteklemesi öngörülmektedir.
Bunun için araştırma ve geliştirme, eğitim ve tanırım
faaliyetleri de yürütülecektir.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i
Hukuk dergisinde
Yazının devamı için tıklayınız
| | |