|
PROF. DR. ÇETİN YETKİN
YÖNETİMİNDE
KİTAP YAYINLARI DEVAM EDİYOR
 
TÜM KİTABEVLERİNDE...
ISRARLA SORUNUZ !..
|
|
MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ
BİLDİRİSİ
14 Şubat 2008 günü
Ankara’da Ahmet Zeki bulunç
(KKTC. E. Büyükelçi),
Alparslan Işıklı (Prof. Dr.
Ankara Üniversitesi) Anıl
Çeçen (Prof. Dr. Ankara
Üniversitesi), Ayfer Yılmaz
(Devlet E. Bakanı), Birten
Gökyay (Üniversiteli
Kadınlar Derneği Başkanı),
Çetin Yetkin (Prof. Dr.
Akdeniz Üniversitesi),
Ferhan Kaptan (Avukat),
Fethi Bolayır(Toplumsal
Düşünce Derneği Başkanı),
Hale Şıvgın (Prof. Dr.),
Halit Dağlı (Devlet E.
Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent
Üniversitesi), İbrahim
Yetkin (Ziraatçılar Derneği
Başkanı), İzzettin Doğan
(Prof. Dr. Cem Vakfı Genel
Başkanı)-toplantıda
bulunamamış, ancak bildiriye
katılmıştır), Kamran İnan
(Dışişleri E. Bakanı),
Mehmet Haberal (Prof. Dr.
Başkent Üniversitesi
Rektörü), Mete Akyol
(Gazeteci – Yazar, Başkent
Üniversitesi), Pınar Köksal,
Ramazan Özünal (T. Muhtarlar
Derneği Genel Başkanı),
Şener Eruygur (E. Orgeneral
ADD Başkanı), Şükrü Sina
Gürel (Prof. Dr. Devlet E.
Bakanı), Talat Şalk
(Yargıtay Onursal
Başsavcısı), Ufuk Söylemez
(Ekonomiden Sorumlu Devlet
E. Bakanı) Vural Savaş
(Yargıtay Onursal
Başsavcısı), Yaşar Nuri
Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel
Başkanı), Yaşar Okuyan (Hür
Parti Genel Başkanı), Zerrin
Başer (Dr.) Milli Egemenlik
Hareketi başlatılmasına
karar verilmiş ve hareket
adına Karman İnan
aşağıdaki bildiriyi
yayınlamıştır.
“Milli Egemenlik Hareketi”
Açıklaması
Bazı siyasi parti ve sivil
kuruluş temsilcileri ile
değişik kesimlerden
deneyim ve sorumluluk sahibi
kişiler, Cumhuriyetimizin
temel kurumları ve
değerlerinin ağır iç ve dış
tehditler altında olması
nedeniyle 14 Ocak 2008’de
bir araya gelmiştir.
Bu toplantıda Milli
Egemenliğimize yönelen
tehditler
değerlendirilmiştir.
Toplantıdaki görüşme ve
çalışmalar ışığında ülkenin
bu çıkmazdan kurtulması için
güç ve işbirliği yapılması
kararlaştırılmış, yeni bir
yapılanma lüzum ve
çerçevesinde “Milli
Egemenlik Hareketi”
doğmuştur.
Hareketin Hedefleri:
- Vatanın bölünmez bütünlüğü
üzerindeki tartışmalara son
vermek;
- Toplumun “bizden olanlar –
olmayanlar” şeklinde
cephelere ayrılmasına karşı
çıkmak;
- Kardeş kavgasını
körükleyen iç ve dış
güçlerin tahriklerine karşı
mücadele etmek;
- Dinimiz ve inançlarımızın
ülkemiz ve insanımız
aleyhine kullanılmasına mani
olmak;
- Milli servetin yabancılara
peşkeş çekilmesine izin
vermemek;
-Cumhuriyetin temel
niteliklerini (Milli, Üniter,
Demokratik, Laik, Sosyal
Hukuk Devleti) Büyük
Atatürk’ün kucaklayıcı
milliyetçiliği temelinde
kararlılıkla korumaktır.
Lozan Antlaşmasının hiçe
sayıldığı, Sevr’in bile
gündeme getirildiği, iç ve
dış tehditlerin vahim
boyutlara vardığı, endişe ve
huzursuzluğun yaygın hale
geldiği bu dönemde
yukarıdaki hedefleri
paylaşan bütün kurum ve
kişileri Cumhuriyetçi
Seferberlik için “Milli
Egemenlik Hareketi”
saflarında yer almaya davet
ediyoruz.
Saygılarımızla |
|
OKURLARIMIZA
DUYURU VE ÇAĞRI…
GÜNCELLİKLER
Mehmet YALÇIN
2006’dan başlayarak
Antalya’dayım; bir engel
çıkmazsa
birkaç yıl daha
burada yaşayacağım. Bunun
bana sağladığı en önemli
olanaklardan birisi, hiç
kuşkusuz,
Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına
ulaşmak, yani
Çetin Yetkin gibi bir
bilge kişiyle aynı uzamı
paylaşmaktır.
Başlığın
anlamı
ve bir dil sorunu :
Önce bu başlığı hangi
anlamda kullandığımı
açıklayayım: Bilindiği gibi
Fransızca
actuel’in karşılığındaki
güncel
sıfatı, yaşanılan zamanda
ilgi
çeken ve tartışmaya
değer
bulunan olguları
nitelemek için
kullanılıyor. Bundan
türetilmiş olan
güncellik
de, yine
Fransızca kökenli
aktüalite (actualité)
karşılığında bir addır ve
güncel olma durumu, güncel
değer taşıma niteliği
biçiminde
algılanıyor;
kısacası, yalnızca bir
nitelik adı olarak… Türkçe
sıfat ve ad biçimlerinin
kullanımı bu temel
kavramla sınırlıdır.
Oysa sözcüklerini aldığımız Fransızcada actualité’nin daha değişik anlamları var: Örneğin bir anlamında
güncel
olaylar, yeni olgular
bütünü.demektir. Biz bu
anlamı vermek için
güncellik
yerine aktüalite diyoruz. Yine Fransızcada ayın sözcük çoğul biçimiyle,
daha çok
basın ve yayın
alanında, güncel değer
taşıyan
haber ve bilgiler toplamı’nı
belirtmek için kullanılıyor.
Aynı temel kavramın kimi
kullanım değerlerini
Türkçeyle, kimilerini de
Fransızcayla karşılamak
tutarlı görünmüyor. Yabancı
dil özentisine kapılanlar
genellikle dili
tek
sözcük – tek kavram
dizgesine indirgiyorlar,
böyle bir sözcüğü
kullanırken de türev
ilişkilerini unutuyorlar,
Saussure’ün deyişiyle,
dili bir “sözcükler
dizelgesi”, yani örneğin her
biri kendi içinde,
birbirinden bağımsız
bir anlam
verebilecek, değişik
renklerde boyanmış fasulye
taneleri gibi görüyorlar.
Aralarına kimi yabancı
sözcüklerin rasgele
serpiştirilmesini de bir tür
mozaik süslemesi gibi
karşılıyorlar ve bunun
“güzel bir şey” olduğunu
söylüyorlar. Türkçe
için bu türev bağıntısı
güncel
ile
aktüalite
arasında değil,
güncel
ile güncellik arasındadır. Tıpkı Fransızcada aynı bağıntının actuel ile
actualité arasında bulunması
gibi…
Sözün kısası, Türkçe
sıfattan türetilmiş, hazır
bir ad biçimi varken, niçin
Fransızcısı (aktüalite)
kullanılsın? Ben buradaki
başlıkta yeni bir sözcük
üretmiyorum, anlatım
biçimine uygun düşen değişik
bir içerikle buluşturuyorum,
o kadar.
Bu bölümün sürekli başlığı
olarak seçilen “Güncellikler”
sözcüğü, Türkçeye henüz
yerleşmemiş yeni
anlamlarıyla uyumlu biçimde
kullanılacak. Böyle bir
başlık altında
dil, düşünce, sanat,
kitap, dergi, anı,
özyaşam, eleştiri, iletişim,
vb. gibi tartışılmaları
güncel değer taşıyan
konular yer alacak.
Bu
bir iletişim
köşesi :
Bir
yılı aşkın süredir İzmir’den
bu dergiye düzenli yazılar
gönderiyordum. Ama
Antalya’ya geldiğimde sayın
Çetin Yetkin hocamız benden “daha yoğun” katkı beklediğini
söyledi. Ben de yukarda
belirttiğim konuları içeren bir
sanat ve kültür bölümünü
yürütebileceğimi
belirttim. “Olur” dedi.
Bana göre böyle bir açılım
derginin bilinen temel
işlevine aykırı
görünmüyordu. Tam tersine,
içeriğine yaraşan yeni bir
renk, yeni bir boyut
getirilebilirdi. Öyle
söyledim kendisine de.
Çetin Yetkin’in hemen
bütün etkinlikleri gibi,
Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk
da bir ulusal düşünce
dergisidir. Sayfalarında ülkemizin
seçkin aydınları Cumhuriyet
ve Ulus karşıtlarıyla zorlu
bir savaş veriyorlar. Ama
niçin kültür ve sanat da
olmasın?
Mustafa Kemal de
Kurtuluş Savaşı’nın en
çetin, en yoksun ve en
bunalımlı aşamalarında,
geceleri çadırında
dinlenirken sanat
ürünleriyle ilgilenmeyi
elden bırakmamıştır. Örneğin
bu koşullarda
Çalıkuşu
romanını okuyup bitirdiğini
ve çok beğendiğini söylemiş,
“Al, sen de oku” diyerek de
İsmet Paşa’ya
bırakmıştır. Değil mi ki,
yine O’nun tanımıyla, sanat
bir “hayat
damarı”dır, hangi yaşta ve
hangi koşulda olursak
olalım, bu damarın
kopmaması
gerekiyor! Çünkü sanat
yalnızca bir oyalanma aracı
değil, aynı zamanda ve
özellikle daha
duyarlı ve daha çözümleyici
bir
görüş, kazandırır
insana.
Bu niteliğiyle bir
güç ve umut kaynağıdır.
Güncellikler
işte bu anlamda bir
bölümün sürekli başlığı
olacak. Onu okurlarla
iletişim içinde canlı
tutmaya çalışacağım. Sözü
bütünüyle onlara bırakmak da
olasıdır. Böylece bir
sonraki sayının konusu ya da
konuları da
ortaklaşa belirlenmiş
olacak. Dilerim okurlarda ve
sayın Çetin Yetkin’de bir
düş kırıklığına yol açmam.
Bir
tartışma konusu: Çocuk
yazını :
Son
yıllarda “çocuk edebiyatı”
deyimi daha bir sıklıkla
kullanılmaya başlandı.
Yalnızca bir eleştiri ya da
deneme konusu değil, kendine
özgü nitelikler taşıdığı
varsayılan
bir yazın türü olarak “akademik
düzeyde” de bir inceleme
alanına dönüştü.. Özellikle
de “masal” denilen ve
üreteni belli olmayan
(anonim) öyküler hiç
kuşkusuz çocuklara yönelik anlatı
türünün en eski
örnekleridir. “Büyüklere
masallar” da var elbette,
ama şimdiki konumuz bu
değil.
Bugünkü uygulamada masallar
genellikle çocukları
oyalamak
ya da uyutmak için anlatılmaktadır. Giderek yazarlar da çocuklar için masallar ya da gerçekçi öyküler
yazmışlardır… Ne var
ki her türlüsünü uyduran da
anlatan da genellikle
büyükler oluyor. Özelliği
nedir çocuğa özgülenen anlatıların?
Genel anlayışa göre, eğer
bir masal anlatım ve içerik
düzlemlerinde kısa, yalın ve
kolay anlaşılır nitelikteyse
çocuklara; uzun, karmaşık ve
güç anlaşılır nitelikteyse
büyüklere yöneliktir.
Kuşkusuz daha başka
belirleyici ölçütler
de vardır bu ayrımda. Ama
benim burada amacım bir
yöntem tartışması değil,
daha çok bir adlandırma
mantığı üstünde durmak:
Acaba “çocuk yazını” deyimi,
büyükler tarafından çocuklar
için düzenlenmiş anlatı
biçimleri yerine, çocukların
kendi ürettiklerini
belirtseydi daha doğru olmaz
mıydı? Böyle bir çocuk
yazını tam anlamında çocuğa
özgü ve doğunçsal (otantik)
olmaz mıydı? Tıpkı
çocukların kendi elleriyle
ürettikleri “çocuk
resimleri” ya da “çocuk
şiirleri” gibi.…Çünkü
büyükler böyle bir anlatı
sanatını, öykünerek de olsa,
aynı doğallıkla üretemezler.
Yalnızca dil açısından
değil, aynı zamanda dünyaya
bakış biçimi açısından da
yapamazlar bunu. Zaten dili
de biçimlendiren dünyaya
bakış biçimi değil midir?
Büyükler yaşadıkça
edindikleri kültürel
birikimlerin etkisiyle
hiçbir şeye tam olarak
çocuk gözüyle
bakamazlar; yorumlayıcı bir
bakışa ve baktıkları dünyayı
değiştirmeye
koşullandırılmışlardır, onu
çocuklar gibi algılayıp
yansıtamazlar. Her şeyi
“sofistike” etmişlerdir,
yani iyileştirmek adına
doğasını değiştirmişlerdir.
O nedenle çocukların
gerçekçiliği ile büyüklerin
gerçekçiliği örtüşmez:
Karşılıklı olarak bir kesim
ötekine göre
gerçeküstücü
(sürrealist) gibi algılanır.
Çocukların sanatı bana
öylesine özgün görünüyor ki,
büyüklerin bu yöndeki
etkinliği, belki de
bilinçaltından çocukluğa
dönüş çabasıdır, diye
düşünüyorum. Sanatın oyunsal
(ludique) bir nitelik
taşıması da bundandır belki
de. Kısacası büyükler, her
edimlerinde olduğu gibi,
sözlü ileti üretiminde de
çocuk rolü yapmaya
kalkışırlar, ama
çocuklaşamazlar; yani
kimlikleri gibi
dilleri de
onlarınkiyle özdeş değildir.
Herkes “çocuğa özgü”lüğü
resimde görüyor, “çocuk
şiiri”ne de yabancı değil, ama
“çocuk öyküsü”, “çocuk
romanı” denildiğinde tersi
düşünülüyor. Belki de
düzanlatım oyunsal nitelikte
sanat gibi düşünülmediği
için.
Oysa çocukluğun da bir
biçemi vardır kuşkusuz ve
onu her türlü anlatım
dizgesinde kullanır. 18.
yüzyıl Fransız aydınlarından
Buffon “Biçem
insanın kendisidir” demişti;
bu tanım çocuklara
söyle uygulanabilir: “Çocuk
dili çocuğun kendisidir”.
Çocuk yazını da öyle olmalı.
Biz bu
çocuğa özgü’lüğü resimde
görüyoruz; “çocuk şiiri”ne
de yabancı değiliz, ama
aynı şey anlatı için
geçerli görünmüyor gibi.
Bunun nedeni, belki düzanlatıma
göre dizeli şiirin
daha oyunsal (ludique)
bir nitelik taşıması; tıpkı
resim gibi…
İletişim ve paylaşım :
Düşüncemi özetliyorum:
“Çocuk yazını” ancak
çocukların sözlü ürünleri
için geçerli
olabilir. Kurumlaşmamış
görünse de, hiç
değilse
gücül
olarak,
böyle bir yazın
türünden söz edilebilir. Ben
burada çocukların yetisini
canlandırmayı deneyeceğim:
Bu amaçla, bu köşe onlara
her zaman açık olacak.
Aldığım şiir, öykü, anı,
resim, vb. türü
iletilerden örnekler
yayımlayacağım.
Elimde olmayarak, bu yazı da
ne yazık ki çocuklardan çok
büyüklere seslenir gibi
oldu; yani bir kez
daha “büyüklüğüm” tuttu.
Ama amacım
7’den 70’e herkese
seslenmek. Herkesten katkı
bekliyorum.
|
|
 
Yeniden
Anadolu Ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk
Yayınları
AYRINTILI BİLGİ için
tıklayınız 
|
|
PARMAK İZİ |
|
“Bundan yirmi yıl önce, Fransız küçük kenter parmak izinin
alınmasına, o zamana kadar ağır suç işlemiş kişilere
uygulanan bu işleme karşı çıkıyordu”.
Bu sözcükleri 1944 yılında, yani bundan altmış dört yıl
önce, gönüllü sürgün olarak yaşadığı Brezilya’da yayımlanan
La France contre les
robots (Robotlar
karşısında Fransa) adlı yapıtında Georges Bernanos
yazıyordu. Demek ki Fransa’nın ardından tüm dünya
ülkelerinin de baş tacı ettikleri parmak izi uygulaması
seksen dört yıldan beri süregelmekte. Uygulamaya karşı
çıkmaya, yasallığını tartışmaya kalkan da yok. İster istemez
soruyor insan: bugün hemen hepimizin doğal olduğu kadar da
gerekli, dolayısıyla yararlı bulduğu bu işleme 1920’lerin
Fransa’nın küçük kenterleri ne diye karşı çıkıyorlardı ki?
Yararını göremeyecek kadar kör müydü bu adamlar? Bernanos da
yabana atmıyordu bu yaklaşımı. “Ne kötülük var bunda? En
basit ve en şaşmaz yoldan tanınıvermenizin ne önemi var?
Yalnızca suçlular gizlenmekte yarar görür”,
denilebileceğini, böyle bir uslamlamanın pek öyle geçersiz
bir uslamlama olmadığını küçük kenterlerin kendilerinin de
yadsımadığını belirtiyor, “Bertillon’un yöntemi yalnızca
suçlu için korku vericiydi, bugün de böyle”, diyordu. Ne var
ki, o günden bu güne, yani 1944 yılına, “suçluluk”
sözcüğünün anlamı genişledikçe genişlemiş, düzenden,
yönetimden, partiden ya da bunları kendinde somutlaştıran
kişiden yana olmayan her yurttaşın niteliği olmuştu.
“Fransız küçük kenterinin şu bizim dünyamız gibi
kendisininkinden çok farklı bir dünyayı, devlet polisinin
her yol ağzında kuşkulu kişileri gözetleyeceği, gelip
geçenleri denetleyeceği, en küçük otel kapıcısını bile
karşılıksız olarak fişlerinden sorumlu kamusal yardımcısı
durumuna getireceği bir dünya tasarlayabilecek bir imgelemi
yoktu kuşkusuz. Ama tüzenin sabıkalılara karşı yeni
yöntemden yararlanmasına sevinirken, böylesine gelişmiş bir
silahın devletin elinde sıradan yurttaşlar için de uzun
süre zararsız kalmayacağını sezmekteydi. Yalnız kendi
onurunu savunduğunu sanıyordu. Oysa, kendi onuruyla
birlikte, hepimizin güvenliğini ve yaşamını da savunuyordu”,
diyordu Bernanos. Parmaklarını kirletmek değildi küçük
kenterin korktuğu, tiniydi, onuruydu.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Tahsin YÜCEL |
|
DÖNEKLİĞİN YOLLARI |
|
İKİLEM:
Almanya’daki “Deniz Feneri” davasıyla bağlantılı olarak
Recep Tayip Erdoğan ile Aydın Doğan arasında
yaşanan sert tartışmalar Eylül 2008 ayının en güncel
olayıydı. Frankfurt Eyalet Mahkemesi 17 Eylül 2008 Çarşamba
günü üç kişiyi değişik süreli hapis cezalarına çarptırdı.
Örgütün “Türkiye ayağının” da soruşturulması gerektiği
vurgulandı. Olayla bağlantısı olduğu öne sürülen AKP’nin
örtbas çabaları eleştirildi. Belirli kesimler de dinci
kuruluşlara ve AKP’ye toz kondurmama yolundan ayrılmadı;
aralarında, öteden beri onların sırtını sıvazlayan Batı
yayılımcıları da var. Bu bağlamdaki haberler ve yorumlar
kamuoyunu epeyce oyaladı; sonunun nereye varacağını
kestirmek çok güç. İç içe girmiş anamal ile iletge
kuruluşlarının birlikte kullanılarak toplumun nasıl
etkilenip yönlendirildiği öteden beri biliniyordu zaten,
vb. Yazılarıma az çok göz atan okurlar, bu konuda nasıl bir
yorum yapabileceğimi kestirebilirler. O nedenle burada
aynı şeylere değinmek, gereksiz bir yineleme olacaktır. 
Sonuç olarak amacım ne Deniz Feneri’ni ne de AKP’yi
eleştirmek. Bildiğiniz gibi Aydın Doğan’ın iletge
topluluğunda, kendilerini “liberal demokrat” olarak
tanımlayan, ama kamuoyunda daha çok “ikinci cumhuriyetçi”,
“liboş” ya da “Soros’un çocukları” diye anılan, kimileri
sağdan kimileri soldan dönmüş köşe yazarları var ya, onların
şu sıralar içine düştükleri ikileme değinmek istedim kısaca.
Kolay mı, öve öve bitiremedikleri, bir dünya önderi gibi
göklere çıkardıkları Recep Tayip Erdoğan’ı eleştirmeye
kalkışmak? Üstelik de Turgut Özal döneminden başlayarak iyi
bir övmece (methiye) söylemi geliştirmişlerdi. Gazete
köşelerinde ya da televizyon ekranlarında, kendilerine,
kişiliklerini değiştirecek ve insanlığa tepeden baktıracak
ölçüde getiri sağlayan bu söylemi kullanmanın erincini
yaşıyorlardı.
Onların sorunu, iki ucu çivili bir sopaya benzeyen bu
ikilemi aşabilmekte…
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof.DrMehmet YALÇIN
myalcin@akdeniz.edu.tr |
|
KEMALİZM VE POSTMODERNİZM |
|
Bu yıl yapılan, Genelkurmay Başkanlığındaki devir teslim
töreni sırasında, yüksek komutanlar, çok daha farklı bir
konuşma yaptılar. Yapılan konuşmaların önemi; dünyadaki
değişimin ve bu değişimin siyasal ve düşünsel alanda
yansımalarının bilimsel bir yaklaşımla dile getirilmiş
olmasıdır. Bu konuşmalarda, son yıllarda Türk medyasında
oluşturulan bir postmodern kadrolaşmanın küresel
emperyalizmin güdümünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal,
üniter ve laik devlet modeline karşı sistemli bir saldırıya
geçmiş olduğu vurgulanmıştır. Böylece; Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin en üst düzeyindeki yönetim yapısının, küresel
alandaki bütün değişikleri yerinde izleyerek, Türkiye
açısından değerlendirme yaptığı kamuoyuna resmen
açıklanmıştır. Medya ile birlikte, Batılı emperyalist
ülkelerin finanse ettiği projeler ve benzeri çalışmalarla,
postmodern kadrolaşmanın Türk toplumunun ve devletinin
belirli merkezlerine de yansıtılmağa çalışıldığı, özellikle
kimi üniversitelerde dışarıdan yönlendirilen projelerle,
postmodern yaklaşımın Türk bilim ve düşünce dünyasına da
yerleştirilmeğe çalışıldığı bir aşamada yüksek komutanların
bu konuya değinmeleri, Türkiye’nin birikimi olarak ayrı bir
önem taşımaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, küreselleşme süreci ile birlikte,
Batılı emperyalist ülkelerinin sistemli bir postmodern
saldırısına sahne olmaktadır. Türk devletinin ve ulusunun
topyekûn yok edilmesini hedefleyen böylesine büyük bir
düşünsel saldırının, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından
izlenmesi ve bu durumu yüksek komuta heyetince açıkça dile
getirilmesi, Türk toplumunun uyarılması açısından son
derece yararlı olmuştur.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof. Dr. Anıl
ÇEÇEN |
|
SOLCU ve “SOLCU” |
|
“Ne Kemalizm, ne şeriat, sosyalist Türkiye” sloganını
atıyor. “Ne şeriat ne darbe” pankartı altında yürüyor.
Nerede “ayrılıkçı” bir yürüyüş, nerede “başörtüsüne
özgürlük” gösterisi varsa orada görünüyor! Küreselleşmeyi
savunuyor! AB’ye girince Türkiye’ye, demokrasi, özgürlük,
barış, büyüme ve refah geleceğine inanmış! “Bağımsız
Türkiye” diyenleri “milliyetçi-nasyonalist” olmakla
suçluyor! Laik-demokratik Türkiye’ye sahip çıkanları,
“darbecilikle” itham ediyor! “Solcu” olduğunu iddia ediyor!
* * *
Ülkesinden utanan insan solcu olur mu?
“Şeriat gelirse” Rodos’a kaçarak kurtulmayı düşleyen, solcu
olur mu?
ABD ve AB’nin denetim ve kontrolünde oldukları apaçık
görülen ayrılıkçı hareketin destekçisi solcu olur mu?
Emperyalizmi reddetmeden solcu olunur mu?
“Ona da karşıyım buna da karşıyım” görüntüsü altında
emperyalizme hizmet eder mi?
Kemalizm’e sahip çıkmadan solcu olunabilir mi?
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Celal
DURGUN |
|
TERÖR |
Herhalde artık bilmeyen
kalmadı: Terör, yıllar yılı sürdürülen teslimiyetçi
politikaların, birbiri üzerine yıkılan yanlışların, kısacası
ulus bilincini-onurunu yitirmenin, emperyalist devletlerin
güdümüne girmenin sonucudur. Ülkeyi yönettiğini sananların,
ülkeyi yönettiklerini sandıklarına sözde demokrasi gereği oy
verenlerin büyük sorumluluğu vardır bu gidişte. Atatürk
sonrasındaki siyasal kırılmaların, sapmaların sarmalında
bizi bu çıkmaz sokağa sürükleyen iç karartıcı süreçleri
başka yazılara bırakarak günümüze dönelim kısaca.
AKP iktidarı,
Türkiye’yi ulus devlet olmaktan çıkarıp ümmet topluluğu
haline getirme planlamasına göre yönetiyor ülkeyi. Böyle
yönetmek için geldi. Daha doğrusu, ABD-AB başta olmak üzere
emperyalist odakların işbirliğinde bunun için kotarıldı bu
iktidar. Laiklik karşıtı merkez olduğu belgesi Anayasa
Mahkemesi kararında yatıyor. Şimdilerde daha da
küreselleşerek azgınlaşan ekonomik ve toplumsal yıkım,
siyasal kargaşa ve terör bu politikaların ürünüdür.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Yetkin ARÖZ
|
|
ÜRETİCİ ÇILDIRMAK ÜZERE… |
|
Üretim dışına itilerek yabancı Cargil’lerin, ülke
bankalarını teslim alan yabancı bankaların kuşatılmışlığına
terk edilerek toprakları kredi ipotekleriyle haciz altına
alınan üreticiler çıldırmak üzere. Onlar, “Ananı al da
git!..” , “Gözünüzü toprak doyursun!..” söylemleriyle
kendilerine karşı yabancılaşmış bir iktidarın, oylarını alıp
kendilerine karşı yerli ve yabancı oligarşinin yanında yer
almasına artık dayanamayacaklarının işaretini en son
Sakarya’da patlayarak verdiler. Ne sendikalarının ve ne de
muhalefetin kendilerine gerçek bir sahiplenme içinde
olmadığını görerek kendi savaşımlarını yine kendilerinin
vermeleri gerektiğine inanarak çıldırmışçasına isyan
ettiler.
Egeli, Karadenizli ve Mersinli üreticiler ile Denizlili
esnaf bu isyanın işaret fişeğini çaktı ve arkasından tekstil
sanayicilerinin çığlıkları yükseldi. Aslında tüm sanayi
“Batıyoruz, battık!” diyordu. Dünyanın en pahalı
akaryakıtını, elektriğini ve diğer girdilerini kullanan
üretim sektörü, yabancılara teslim olmak üzere... Bir
anlamda bunun böyle olması da destek görüyor, küresel
sermayeye ülke kaynakları ve üretimi terk ediliyordu. Sanki
ABD’nin yeni bir eyaleti olmak için mandacılığın
gerçekleşmesi adına her türlü ödün veriliyor… Çözüm bulunmuş
ve AB şemsiyesi altına girilmek için gösterilen heves tüm
dayatmalar önemsenmeden çok hesaplı bir şekilde yürütülüyor.
Gerçekte 12 Eylül’den bu tarafa ABD’nin küçük oğlu (Our Boys)
olunmuştu bile...
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
|
|
DENKTAŞ’A YAPILAN SAYGISIZLIK!... |
|
Geçmişi
ve fikri haritası, en uç noktalarına savrulduğu ideolojik
marjinalliğin Türklük ve Türkiye antipatisiyle şekillenmiş
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sn. Mehmet Ali
Talat, geçtiğimiz günlerde, Türk Milletinin son elli yılda
yetiştirmiş olduğu en asil evlatlarından, Kıbrıs Türkünün
hayatta ve ayakta kalma davasının ve Türkiye'nin Kıbrıs’taki
milli çıkarlarının büyük savunucusu devlet ve siyaset adamı
Sayın Rauf Denktaş'a, kendisinin aslında "kim" ve "ne"
olduğunu sürekli hatırlattığından olacak, bir kere daha
sataşmış. Bir anıtı güya küçülteceğini sanırken, aslında Rum
milli kimliği karşısında ezik, bir paçavraya dönüşmüş,
dolayısıyla herhangi bir noktasında milli onur ve haysiyet
gibi değerlerin yer bulmasının imkânsız olduğu bir zihniyeti
bütün alçaltıcığıyla ele veren ve geçen hafta medyada yer
alan bu sataşmaya göre, Sayın Rauf Denktaş artık bir
'marjinal'miş ve Türkiye'de de sadece kendisi gibi
marjinaller tarafından destekleniyormuş.
Türk
Milletinin tarihini yazanlar, hiç şüphesiz, Kıbrıs'taki
iktidarlarını, Türkiye'deki zihniyet partnerleri gibi bir
dizi operasyona borçlu olanların, partnerlerinden, yani AKP
zihniyetinden aldıkları desteğe güvenerek ettikleri bu
lafları değerlendirecek, söz konusu zihniyet ve temsilcileri
hakkında Türk Milletinin layık oldukları hükmü verdiğini
mutlaka kaydedecektir. Bütün dünyada, yüzyıldır benzeri
görülmemiş bir iktisadi krizle güç dengelerini tamamen
değiştirecek bir sürece girdiğimiz düşünülürse, Türk
Milletinin, bu konuda geleceğin tarihçilerine konu olacak
nihai hükmünün şekilleneceği günlere hızla yaklaşmakta
olduğumuzu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, kurucu ruhun ve
değerlerin yeniden canlanacağı ve Türk siyasetinin
demokratik merkezini yeniden şekillendirecek dinamiklerin
harekete geçeceği bir dönemin eşiğinde olduğumuzu göz önüne
alarak bu ibret verici fütursuz pervasızlık noktasına nasıl
geldiğimizin hatırlanmasında büyük fayda bulunmaktadır.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
|
|
ATATÜRKÇÜNÜN EL KİTABI: BİLİM İLKESİ |
|
-Atatürkçülüğün dokuz ilkesi Bilim, Ahlâk, Bağımsızlık,
Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik
ve Devrimciliktir.
-Bir
Atatürkçü bilim ilkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda
olursa olsun burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir
araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından
bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, bu öğütleri
tartışır.
-Bir
Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı ölçüde Atatürkçüdür.
-I-
1
- Hayatta biricik mürşit bilimdir. Bilim dışında mürşit arama.
2
- Bilimsel zihniyet ilkesini uygulayabilmen için, kişisel
faaliyet ve sorunlarınla ilgili olarak olabildiğince bilimsel
birikime sahip ol.
3
- Kendini yetiştirmeye büyük kaynak ayır.
4
- Bilim nerede ise oradan al, bilim için kayıt ve şart yoktur.
5
- Dünyadaki bilimsel gelişmeleri yakından takip et.
6
- Her alanda bilimsel bilgiye sahip olman imkânsızdır. Bu
sebeple bilimsel olanı öğrenmek ve yapabilmek için bilim
adamlarına, uzmanlara başvur.
7
- Bilim aktarmacılıkla olmaz. Sen kendin de başkalarından
bağımsız olarak bilimsel faaliyette bulun.
8
- Bilimsel bilgiyi hayatına uygulamaktan zevk duy, haz
duy. Hep bu mutluluğun peşinde koş.
9
- Bilgilerinle halkı aydınlat. Bilgilerini başkalarına aktar,
bunu görev bil.
10 - Bilimi öylesine esas almalısın ki hayatında ve
faaliyetlerinde ancak bilimin belirlediği alan içinde hareket
serbestliğine sahip ol.
11 - Bir hedef ya da sorun için bir hal çaresi bulduysan ve
ortaya koyduysan, bir iş yapıyorsan, uygulamaya geçmeden önce o
çarenin “makul, mantıklı ve özellikle bilimsel olduğundan” emin
ol.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof. Dr. Cihan DURA /
www.cihandura.com
|
|
YENİDEN DEVLETÇİLİK |
|
Liberalizmin öncüsü ABD’de yaşanılan ekonomik darboğaz,
liberalizmin ve liberalizme toz kondurmayan postmodernizm
savunucularının güvenilemezliğini bir kez daha ortaya
koymuştur. Liberalizmin ikinci kez içine düştüğü açmazı
kısaca anımsatmak için basın organlarında kimi haberleri
şöyle özetlemek mümkünündür:
Londra’daki uluslararası dolar piyasası tarihinde ilk kez
tıkandı. Japonya’dan ABD`ye kadar dev bankalar birbirlerine
borç vermeye yanaşmadı.
[i]
Eylül 2008 ayı içinde ABD
yönetimi, geçen yıl patlak veren emlak krizinden olumsuz
etkilenen dev "mortgage" şirketleri Fannie Mae ve Freddie
Mac'in denetimine, daha büyük bir krizin çıkmaması amacıyla
el konulduğunu duyurdu.
ABD Merkez Bankası (FED),
dünyanın en büyük sigortacısı American International Group'a
(AIG)’in yüzde 79.9 hissesini 85 milyar dolar borç
vererek devraldı.
ABD yönetimi, ekonomi
yönetiminin devlet kontrolünden çıkması sonrasında, ulaşılan
açmazların aşılması için devlet kaynaklarına dayanan yardım
paketleri hazırladı.
Liberalizmin kurallarına uyan ancak ayakta kalamayan
bankaların, devlet imkânları ile kurtarılması çabaları,
liberalizmin ve dünya nimetlerini bir avuç çıkarcı, tekelci
şirketlerin güdümüne verilmesi için çağdaşlığı bile ret
edecek dek gözleri kararmış postmodernizm savunucularının
dayanaksız kaldığını, 1929 dünya ekonomik darboğazından
sonra ikinci kez ortaya koymuştur. Bu sonuç; liberalizmin,
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” temel
söyleminin evrensel düzeyde geçerli olmadığını, spekülatif
kazanca dayalı finanssal sistem ağırlıklı, serbest piyasa
ekonomisinin iflas ettiğini göstermekle birlikte,
devletçiliğe yeniden dönülmesi gerektiği gerçeğini de
ortaya koymaktadır.
DEVLETÇİLİK, BAĞIMSIZLIĞIN DA
GÜVENCESİDİR
Dünyadaki son gelişmeler ve çabalara ülkemiz açısından
bakıldığında görülen odur ki; Türkiye’nin, güçlenerek ve
Atatürk döneminde olduğu gibi örnek ülke olarak varlığını
sürdürebilmesi için Kemalist ilkelere sımsıkı bağlı
kalmalıdır. Kemalist ilkelere bağlı kalmanın ön koşulu ise
üniter ve ulus devlet bütünlüğünü koruyarak tam bağımsız
olmasını gerektirmektedir. Tam bağımsız olabilmek ve
bağımsızlığı koruyabilmek ise, ekonomik bağımsızlığın elde
edilmesine bağlıdır.
[i]
http://www.makinecininsesi.com/ekonomi/40727.html
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Hüsnü
MERDANOĞLU |
|
4 EKİM 2008:
AKTÜTÜN SINIR KARAKOLU TARİH LABORATUVARI |
GİRİŞ
Yine şiddet, yine kan dökme ve çok sayıda insanın canına
kıyılan bir vahşet.
Acımız derin; yüreğimizin derler ya, gerçekte beynimizin
derinliklerinde, moleküllerinde içimiz sızlıyor. Hem de
sızım sızım. Söze gelir yanı yok bu elemin. Derin bir
özdeşim (empati) ile şehitlerimizin yasını yaşıyoruz ulusça.
Bu vahşet bir insanlık suçudur.
Azmettiren ABD ve AB emperyalizmidir.
Maşa ya da teşeronlar ise “PKK” denilen bölücü örgütün “koşullandırılmış”
militanlarıdır.
Ne adına, niçin; hedefi ne?
“Terör ile mücadele” = “Terörü kullanarak mücadele” neyin
aracı ya da maşası?
Önce 4 yıl geriye giderek, taa 1920’lere, Said-i
Nursi’ye (veya Said-i Kürdi) gönderme
yapan konuşmamıza değinelim :
* * *
18-19 Aralık 2004 günlerinde Bolu’da İzzet Baysal
Üniversitesi’nde düzenlediğimiz Atatürkçü Düşünce Derneği
Genel Merkezi Batı Karadeniz Bölge Toplantısında, -power
point sunuları eşliğinde- şunları kaydetmişiz :
1. Int.
Herald Tribune Gazetesi’ne Paris Kürt Enstitüsü
imzasıyla verilen ilanla (10.12.04) güya Kürtleri
temsilen kimi isteklerde bulunmuşlardır. Gerçek Kürtleri
temsil etmeyen kimilerinin, Kürtlerin tarihi geçmişine
bütünüyle zıt olarak ayrı bir yol izledikleri görülmektedir.
88 yıl önce gerçekleşen bir olayı anımsayalım:
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlıların üzerine
bin bir hesaplar yapılırken, kimi Ermeni ve Kürtler de
ayrılıp kendi devletlerini kurmayı düşünürler. İşte
bunlardan bir Kürt Paşası ile Ermeni Paşası,
ilginçtir ki; yine Paris’te 2 ulusu temsilen anlaşma
imzalarlar.
2.Bu gelişmeyi duyan Said Nursi, iki büyük Kürt
aşireti reisi ile birlikte bu anlaşmanın Kürtleri temsil
etmediğini, Kürtlerin Osmanlılardan ayrılma
düşüncesinde olmadığını ve daha birçok gerçeği
dile getirmiştir. Bugün yine aynı merkezlerde, benzer
misyonla yüklü adamlar ve yabancı
parmağıyla kışkırtmalar sergileniyor.
Said Nursi ve arkadaşlarının o zaman İkdam
Gazetesi’ne ve Sebil-ür Reşad Mecmuası
aracılığıyla kamuoyuna duyurduğu gerçekleri, bugün, 04 Ekim
2008 günü benzer gereksinimle, ibret alınması için,
kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
Said Nursi’nin İkdam’da yer alan makalesi, 7
Mart 1920 (22 Şubat 1336, sayı: 8273):
İkdam Ceride-i Muteberesine!
“ Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile
Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında
Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir anlaşma
yapıldığını yazarak, Kürt kamuoyuna açıklamada
bulunuyorlardı.
Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof. Dr. Ahmet
SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Genel Başkan Önceki Yrd.
www.ahmetsaltik.com
|
|
LAİKLİK Mİ, DİNİ DENETİM KAVGASI MI? |
|
Türkiye’de yıllardır “laiklik” adı altında dini kimin
kontrol edeceğinin kavgası veriliyor. Türban sorunu da İmam
Hatip Okulları konusundaki tartışma da zorunlu din dersleri
meselesi de hep bu didişmenin sonucudur. Bu durum artık
öyle bir noktaya geldi ki, dini esas alarak yapılan laiklik
tanımları gayet doğal karşılanır oldu: “Laiklik, din ve
vicdan özgürlüğüdür!” Artık laikliğin siyasal, hukuksal,
sosyal, düşünsel boyutlarının bir önemi yoktur. Din ve
vicdan özgürlüğü varsa, laiklik var! Anlayış budur!
Bu yolda kapıyı, faşist 12 Eylül cuntasının başı Kenan
Evren, “laiklik, dinsizlik değildir” diyerek açmıştı.
Daha sonra o kapıdan geçen dinciler de sözde “laikler” de
laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü olduğu noktasında bir
anlamda uzlaştılar. Şimdi bütün kapışma, o “özgürlüğün”
sınırlarının nasıl çizileceği üstüne…
Bu süreç içinde altta kalmamak için, laiklik tartışmaları
din referanslı olarak yapılmaya başlandı, bu durum bugün de
hâlâ sürüyor. “Biz de müslümanız” diye başlayan, “dinimiz
akıl dinidir” diye devam eden sözde “laik” çıkışlar, en
sonunda dönüp dolaşıp “dinimizin doğrusunu bize çağdaş
din adamları öğretsin” önerisine gelip dayanıyor.
“Çağdaş din adamı”(!) yetiştirmek için İmam Hatip Okulları,
Yüksek İslam Enstitüleri, İlahiyat Fakülteleri açılıyor,
Türkiye’nin dört bir tarafı Kuran kursları ile donatılıyor.
O “çağdaş” din adamları “dinin doğrusunu öğretsin”
diye okullara zorunlu din dersleri konuluyor. Öğretilen
“dinin doğrusu”, Ilımlı İslam cumhuriyetinin temelini
döşüyor!
Öyle bir noktaya geldik ki, “çağdaş din adamı”
denilen toplumsal kategori Ortaçağ’daki ruhban sınıfının
günümüzdeki ismi oldu çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı
altında toplanan ve “devlet içinde devlet” niteliği
kazanan bu sınıf gerçekten çağdaş mı peki? Bu konuda bir
görüş sahibi olabilmek için Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr.
Ali Bardakoğlu’nun Kuran kursları hakkındaki düşüncelerine
kulak vermekte fayda var. “Çağdaş din adamları” sınıfının
başı, bakın neler diyor:
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Serdar ANT |
|
BAYRAM
ŞEKERİ |
|
Bayram öncesinde Türk kamuoyu
“şeker mi, ramazan mı?” gibi anlamsız bir tartışmanın
gerginliğini yaşadı. Her şey Sayın Başbakanın “Şeker Bayramı
da nerden çıktı? Ramazan Bayramı adını değiştirmek kültürel
bir yozlaşmadır” dayatmasıyla başladı. Bunun son derece
yanlış, yanlış olduğu kadar da talihsiz bir demeç olduğunu
vurgulamak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarının
danışmanları ne yazık ki görevlerini sağlıklı bir biçimde
yerine getirmiyorlar. Başbakanları yanlış bilgilendiriyor
ve yanlış yönlendiriyorlar. Yıllar önce Başbakan Mesut
Yılmaz’a söyletilen “Arşivlerimizi açıyoruz…” sözleri
Türkiye’yi uluslararası ilişkilerinde son derece zor duruma
düşürdü. Türkiye’nin arşivlerinin kapısına kilit vurduğu(!)
oysa şimdi açmaya karar verdiği gibi bir izlenim doğdu.
Bilinen gerçekse Türkiye arşivlerinin 1930’lu yıllardan
beri yabancılara da hizmet verdiğidir. Hiçbir zaman da
kapanmamıştır. Bundan kaynaklanan olumsuzlukları hala aşmış
değiliz.
Devamı Y.A.R.
Müdafaa-i Hukuk dergisinde
(Yazının devamı için tıklayınız)
Prof.Dr.Zeki ARIKAN |
|
MEMLEKETİN HALİ –
MEDYANIN HALİ |
|
“Kitle İletişim araçları”ndaki gelişmelere ve “patlamaya”
bakılınca, çağımıza “İletişim Çağı” demek yanlış olmaz!
Dünya artık“iletişim-internet” ekseninde dönüyor!
Mesela, iletişimin artık "anında" mümkün olması , dış
ilişkilere–diplomasiye yeni bir boyut getirdi; bunun yanı
sıra olayları ve olaylara tepkilerin adeta “anında”
iletilmesi bir yerde çok faydalı ama uzun vadede zararlı
olabiliyor… Eskiden hükümet adamları elçilerden
“ulakla”–mektupla, hatta daha sonra telgrafla gelen
haberlere ve notalara cevap vermek için düşünmek imkânını
bulurlardı, şimdilerde ise “anında” nota verilmesi, “anında”
tepkiler kazalara, hatta savaşlara, yol açabiliyor! İç
politikada da aynı, devlet ve hükümet adamları medya
mensupları tarafından "anında" sıkıştırılıyor ve yorum
yapmaya, cevap vermeye mecbur ediliyorlar. Düşünmek ve daha
sonra yorum yapmaları, tepki göstermeleri mümkün olsa, çoğu
siyasi krizler, önlenebilir!
“Araçlar” öylesineki "anındaki", bazan hatta çoğu zaman,
basın–medya olaylardan hükümetler adamların önce haberdar
oluyorlar ve başbakanları bakanları resepsiyonlarda,
merdivenlerde sıkıştırıp, cevap vermeye, yorum yapmaya
mecbur ediyorlar ve dış v e iç politikada, ekseriya
krizler, “kazalar”, bu yüzden çıkıyor!… Bu durumda
“kırm | | |