TÜRKİYE'DE NELER OLUYOR, GERÇEKTEN BİLİYOR MUSUNUZ?     TÜRKİYE ÜZERİNE OYNANAN OYUNLARI ÖĞRENMEYE HAZIR OLUN...       YENİDEN ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK'A ABONE OLUN, ÖZGÜR KALIN!..       UNUTMAYIN OKUMAK ÖZGÜRLÜKTÜR!..      E-POSTA ADRESLERİMİZ ŞUBAT 2008 İTABİYLE DEĞİŞECEKTİR !!      YENİ E-POSTA ADRESLERİMİZ: mudafaaihukuk@mudafaaihukuk.com - haydarcakmak@mudafaaihukuk.com            Yayınlanmasını istediğiniz yazılarınızın e-posta veya bilgisayar disketi ile gönderilmesi gerekmektedir.            ABONELERİN AÇIK AD VE ADRESİNİ, NE KADAR SÜREYLE ABONE OLDUKLARINI FAKS VEYA POSTA İLE BİLDİRMELERİ GEREKMEKTEDİR!            

ÖZ VE GÖRÜNTÜ

Bir şeyi şey yapan, onun kendine özgü yapısı ve bu yapıyı oluşturan öğeleridir. Bu gerçek, en açık ve kesin biçimde maddi evrende gözlemlenir. Bir madde, belli atom ve moleküllerin belirli bir düzen içinde bir araya gelmeleriyle varlık kazanır. Bunlardan biri ortadan kalktığında ya da başkası ile değiştiğinde o madde de başka bir maddeye dönüşür. Aynı gerçek, toplumsal ve siyasal yaşamda da geçerlidir. Bir toplumsal veya siyasal kurum ya da kuruluş onu oluşturan öğelerin ortaya çıkardığı yapısı başka bir şeye dönüşmedikçe özgün biçimiyle varlığını sürdürür.

Başka bir şeye dönüştükçe de o kurum ya da kuruluş olmaktan çıkar. Örneğin, bir konut edindirme kooperatifi, yapısı gereği üyelerine konut edindirmekle tanımlanır. Ama eğer üyelerine konut sağlayacağı yerde, onları dolandırırsa artık ona “konut edindirme kooperatifi” denemez. Ancak, bu noktada bir şeye dikkat etmek gerekir: Toplumsal ve siyasal kurum ve kuruluşlar kendi başlarına yaşama geçmezler; onları onun adına çalışan ve davranan kişiler yaşama geçirir. O nedenle de, bunların özgünlüklerini yitirerek başka bir şeye dönüşmeleri ancak bu kişilerin amacından sapan davranışları ile olur. Deminki örneğimizde dolandırıcılığı yapan, kooperatifin tüzel kişiliği değil, bu tüzel kişilik için çalışanlardır. (Yazının devamı için...)

 

 

 

Prof.Dr.Çetin YETKİN

cyetkin@mudafaaihukuk.com

ZORUNLU BİR AÇIKLAMA

On beş yıldan beri Atatürkçü Düşünce Derneği’nin üyesiyim. Bu on beş yıl boyunca da yurdun çeşitli yerlerindeki Atatürkçü Düşünce Derneği şubelerinin çağrılısı olarak konferanslar verdim ve söyleşilere katıldım. Bu nedenle şubelerden verilen plaketler beni ayrıca onurlandırmıştır. Son Genel Kurul’da da Yüksek Disiplin Kurulu’na seçilmiş bulunuyorum.

Tüm çalışmalarımla da, kitaplarımla, yazılarımla Atatürkçü düşünceye elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştım, yaşadıkça da bu yolda çaba harcayacağım.

Ancak, Atatürkçü Düşünce Derneği Yüksek Disiplin Kurulu’ndan ve Antalya Şubesi üyeliğinden ayrılmış olduğumu üzülerek tüm Kemalistler’e duyurmak durumundayım.  (Yazının devamı için...)

 

Prof.Dr.Çetin YETKİN

cyetkin@mudafaaihukuk.com

ÖNEMLİ DUYURU

Bilgisayar sistemimize yönelik gerçekleştirilen güvenlik ihlali nedeniyle e-posta adreslerimizin bazılarında değişiklik ve bazılarında da yeni şifrelemeler yapılmıştır. Ayrıca olumsuzlukların tekrarlanmaması için bilgisayar sistemimiz taramadan geçirilme işlemleri devam etmektedir.

Değiştirilen e-posta hesabımız mudafaaihukuk@mudafaaihukuk.com yerine bilgi@mudafaaihukuk.com olmuştur.

Yazarlarımıza ve okuyucularımıza duyurulur.

09.11.2008

Favorilerine Ekle

 

PROF. DR. ÇETİN YETKİN YÖNETİMİNDE

KİTAP YAYINLARI DEVAM EDİYOR

TÜM KİTABEVLERİNDE...

ISRARLA SORUNUZ !..

MİLLİ EGEMENLİK HAREKETİ BİLDİRİSİ

 

14 Şubat 2008 günü Ankara’da Ahmet Zeki bulunç (KKTC. E. Büyükelçi), Alparslan Işıklı (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi) Anıl Çeçen (Prof. Dr. Ankara Üniversitesi), Ayfer Yılmaz  (Devlet E. Bakanı), Birten Gökyay (Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı), Çetin Yetkin (Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi), Ferhan Kaptan (Avukat), Fethi Bolayır(Toplumsal Düşünce Derneği Başkanı), Hale Şıvgın (Prof. Dr.), Halit Dağlı (Devlet E. Bakanı), Hasan Ünal(Doç.Dr.Bilkent Üniversitesi), İbrahim Yetkin (Ziraatçılar Derneği Başkanı), İzzettin Doğan (Prof. Dr. Cem Vakfı Genel Başkanı)-toplantıda bulunamamış, ancak bildiriye katılmıştır), Kamran İnan (Dışişleri E. Bakanı), Mehmet Haberal (Prof. Dr. Başkent Üniversitesi Rektörü), Mete Akyol (Gazeteci – Yazar, Başkent Üniversitesi), Pınar Köksal, Ramazan Özünal (T. Muhtarlar Derneği Genel Başkanı), Şener Eruygur (E. Orgeneral ADD Başkanı), Şükrü Sina Gürel (Prof. Dr. Devlet E. Bakanı), Talat Şalk (Yargıtay Onursal Başsavcısı), Ufuk Söylemez (Ekonomiden Sorumlu Devlet E. Bakanı)  Vural Savaş (Yargıtay Onursal Başsavcısı), Yaşar Nuri Öztürk (Prof. Dr. HYP Genel Başkanı), Yaşar Okuyan (Hür Parti Genel Başkanı), Zerrin Başer (Dr.) Milli Egemenlik Hareketi başlatılmasına karar verilmiş ve hareket adına Karman İnan aşağıdaki bildiriyi yayınlamıştır.

 

“Milli Egemenlik Hareketi” Açıklaması

Bazı siyasi parti ve sivil kuruluş temsilcileri ile değişik kesimlerden  deneyim ve sorumluluk sahibi kişiler, Cumhuriyetimizin temel kurumları ve değerlerinin ağır iç ve dış tehditler altında olması nedeniyle 14 Ocak 2008’de bir araya gelmiştir.

Bu toplantıda Milli Egemenliğimize yönelen tehditler değerlendirilmiştir. Toplantıdaki görüşme ve çalışmalar ışığında ülkenin bu çıkmazdan kurtulması için güç ve işbirliği yapılması kararlaştırılmış, yeni bir yapılanma lüzum ve çerçevesinde “Milli Egemenlik Hareketi” doğmuştur.

Hareketin Hedefleri:

- Vatanın bölünmez bütünlüğü üzerindeki tartışmalara son vermek;

- Toplumun “bizden olanlar – olmayanlar” şeklinde cephelere ayrılmasına karşı çıkmak;

- Kardeş kavgasını körükleyen iç ve dış güçlerin tahriklerine karşı mücadele etmek;

- Dinimiz ve inançlarımızın ülkemiz ve insanımız aleyhine kullanılmasına mani olmak;

- Milli servetin yabancılara peşkeş çekilmesine izin vermemek;

-Cumhuriyetin temel niteliklerini (Milli, Üniter, Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti) Büyük Atatürk’ün kucaklayıcı milliyetçiliği temelinde kararlılıkla korumaktır.

Lozan Antlaşmasının hiçe sayıldığı, Sevr’in bile gündeme getirildiği, iç ve dış tehditlerin vahim boyutlara vardığı, endişe ve huzursuzluğun yaygın hale geldiği bu dönemde yukarıdaki hedefleri paylaşan bütün kurum ve kişileri Cumhuriyetçi Seferberlik için “Milli Egemenlik Hareketi” saflarında yer almaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla

OKURLARIMIZA

DUYURU VE ÇAĞRI…

GÜNCELLİKLER

Mehmet YALÇIN

2006’dan başlayarak Antalya’dayım; bir engel çıkmazsa  birkaç yıl daha burada yaşayacağım. Bunun bana sağladığı en önemli olanaklardan birisi, hiç kuşkusuz,  Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin (ve Yayınları’nın) kaynağına ulaşmak, yani Çetin Yetkin gibi bir bilge kişiyle aynı uzamı paylaşmaktır.*

 Başlığın  anlamı  ve bir dil sorunu :

Önce bu başlığı hangi anlamda kullandığımı açıklayayım: Bilindiği gibi Fransızca actuel’in karşılığındaki güncel sıfatı, yaşanılan zamanda ilgi  çeken ve tartışmaya değer  bulunan olguları nitelemek için  kullanılıyor. Bundan türetilmiş olan güncellik de, yine Fransızca kökenli  aktüalite (actualité) karşılığında bir addır ve güncel olma durumu, güncel değer taşıma niteliği biçiminde  algılanıyor; kısacası, yalnızca bir nitelik adı olarak… Türkçe sıfat ve ad biçimlerinin  kullanımı bu temel kavramla sınırlıdır.

Oysa sözcüklerini aldığımız Fransızcada actualité’nin daha değişik anlamları var: Örneğin bir anlamında  güncel olaylar, yeni olgular bütünü.demektir. Biz bu anlamı vermek için güncellik yerine aktüalite diyoruz. Yine Fransızcada ayın sözcük çoğul biçimiyle, daha çok  basın ve yayın alanında, güncel değer taşıyan haber ve bilgiler toplamı’nı belirtmek için kullanılıyor. Aynı temel kavramın kimi kullanım değerlerini Türkçeyle, kimilerini de Fransızcayla karşılamak tutarlı görünmüyor. Yabancı dil özentisine kapılanlar genellikle dili tek sözcük – tek kavram dizgesine indirgiyorlar, böyle bir sözcüğü kullanırken de türev ilişkilerini unutuyorlar, Saussure’ün deyişiyle, dili bir “sözcükler dizelgesi”, yani örneğin her biri kendi içinde, birbirinden bağımsız  bir anlam verebilecek, değişik renklerde boyanmış fasulye taneleri gibi görüyorlar. Aralarına kimi yabancı sözcüklerin rasgele serpiştirilmesini de bir tür mozaik süslemesi gibi karşılıyorlar ve bunun “güzel bir şey” olduğunu söylüyorlar. Türkçe için bu türev bağıntısı güncel ile aktüalite arasında değil, güncel ile güncellik arasındadır. Tıpkı Fransızcada aynı bağıntının actuel ile actualité arasında bulunması gibi… 

Sözün kısası, Türkçe sıfattan türetilmiş, hazır bir ad biçimi varken, niçin Fransızcısı (aktüalite) kullanılsın? Ben buradaki başlıkta yeni bir sözcük üretmiyorum, anlatım biçimine uygun düşen değişik bir içerikle buluşturuyorum, o kadar. 

Bu bölümün sürekli başlığı olarak seçilen “Güncellikler” sözcüğü, Türkçeye henüz yerleşmemiş yeni anlamlarıyla uyumlu biçimde kullanılacak. Böyle bir başlık altında dil, düşünce, sanat, kitap, dergi, anı, özyaşam, eleştiri, iletişim, vb. gibi tartışılmaları güncel değer taşıyan konular yer alacak.

 Bu bir iletişim  köşesi :

 Bir yılı aşkın süredir İzmir’den bu dergiye düzenli yazılar gönderiyordum. Ama Antalya’ya geldiğimde sayın Çetin Yetkin hocamız benden “daha yoğun” katkı beklediğini söyledi. Ben de yukarda belirttiğim konuları içeren bir sanat ve kültür bölümünü  yürütebileceğimi belirttim. “Olur” dedi. 

Bana göre böyle bir açılım derginin bilinen temel işlevine aykırı görünmüyordu. Tam tersine, içeriğine yaraşan yeni bir renk, yeni bir boyut getirilebilirdi. Öyle söyledim kendisine de. Çetin Yetkin’in hemen bütün etkinlikleri gibi, Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk da bir ulusal düşünce dergisidir. Sayfalarında ülkemizin seçkin aydınları Cumhuriyet ve Ulus karşıtlarıyla zorlu bir savaş veriyorlar. Ama niçin kültür ve sanat da olmasın? Mustafa Kemal de Kurtuluş Savaşı’nın en çetin, en yoksun ve en bunalımlı aşamalarında, geceleri çadırında dinlenirken sanat ürünleriyle ilgilenmeyi elden bırakmamıştır. Örneğin bu koşullarda Çalıkuşu romanını okuyup bitirdiğini ve çok beğendiğini söylemiş, “Al, sen de oku” diyerek de İsmet Paşa’ya bırakmıştır. Değil mi ki, yine O’nun tanımıyla, sanat  bir “hayat damarı”dır, hangi yaşta ve hangi koşulda olursak olalım, bu damarın kopmaması gerekiyor! Çünkü sanat yalnızca bir oyalanma aracı değil, aynı zamanda ve özellikle daha duyarlı ve daha çözümleyici bir görüş, kazandırır insana. Bu niteliğiyle bir güç ve umut kaynağıdır.

Güncellikler  işte bu anlamda bir bölümün sürekli başlığı olacak. Onu okurlarla iletişim içinde canlı tutmaya çalışacağım. Sözü bütünüyle onlara bırakmak da olasıdır. Böylece bir sonraki sayının konusu ya da konuları da ortaklaşa belirlenmiş olacak. Dilerim okurlarda ve sayın Çetin Yetkin’de bir düş kırıklığına yol açmam.

 Bir tartışma konusu: Çocuk yazını :

 Son yıllarda “çocuk edebiyatı” deyimi daha bir sıklıkla kullanılmaya başlandı. Yalnızca bir eleştiri ya da deneme konusu değil, kendine özgü nitelikler taşıdığı varsayılan  bir yazın türü olarak “akademik düzeyde” de bir inceleme alanına dönüştü.. Özellikle de “masal” denilen ve  üreteni belli olmayan (anonim) öyküler hiç kuşkusuz çocuklara yönelik anlatı türünün en eski örnekleridir. “Büyüklere masallar” da var elbette, ama şimdiki konumuz bu değil.

Bugünkü uygulamada masallar genellikle çocukları oyalamak ya da uyutmak için anlatılmaktadır. Giderek yazarlar da çocuklar için masallar ya da gerçekçi öyküler  yazmışlardır… Ne var ki her türlüsünü uyduran da anlatan da genellikle büyükler oluyor. Özelliği nedir çocuğa özgülenen anlatıların? Genel anlayışa göre, eğer bir masal anlatım ve içerik düzlemlerinde kısa, yalın ve kolay anlaşılır nitelikteyse çocuklara; uzun, karmaşık ve güç anlaşılır nitelikteyse büyüklere yöneliktir.

Kuşkusuz daha başka  belirleyici ölçütler de vardır bu ayrımda. Ama benim burada amacım bir yöntem tartışması değil, daha çok bir adlandırma mantığı üstünde durmak: Acaba “çocuk yazını” deyimi, büyükler tarafından çocuklar için düzenlenmiş anlatı biçimleri yerine, çocukların kendi ürettiklerini belirtseydi daha doğru olmaz mıydı? Böyle bir çocuk yazını tam anlamında çocuğa özgü ve doğunçsal (otantik) olmaz mıydı? Tıpkı çocukların kendi elleriyle ürettikleri “çocuk resimleri” ya da “çocuk şiirleri” gibi.…Çünkü büyükler böyle bir anlatı sanatını, öykünerek de olsa, aynı doğallıkla üretemezler. Yalnızca dil açısından değil, aynı zamanda dünyaya bakış biçimi açısından da yapamazlar bunu. Zaten dili de biçimlendiren dünyaya bakış biçimi değil midir? Büyükler yaşadıkça edindikleri kültürel birikimlerin etkisiyle hiçbir şeye tam olarak  çocuk gözüyle bakamazlar; yorumlayıcı bir bakışa ve baktıkları dünyayı değiştirmeye koşullandırılmışlardır, onu çocuklar gibi algılayıp yansıtamazlar. Her şeyi “sofistike” etmişlerdir, yani iyileştirmek adına doğasını değiştirmişlerdir. O nedenle çocukların gerçekçiliği ile büyüklerin gerçekçiliği örtüşmez: Karşılıklı olarak bir kesim ötekine göre gerçeküstücü (sürrealist) gibi algılanır.

Çocukların sanatı bana öylesine özgün görünüyor ki, büyüklerin bu yöndeki etkinliği, belki de bilinçaltından çocukluğa dönüş çabasıdır, diye düşünüyorum. Sanatın oyunsal (ludique) bir nitelik taşıması da bundandır belki de. Kısacası büyükler, her edimlerinde olduğu gibi, sözlü ileti üretiminde de çocuk rolü yapmaya kalkışırlar, ama çocuklaşamazlar; yani kimlikleri gibi  dilleri de onlarınkiyle özdeş değildir. Herkes “çocuğa özgü”lüğü resimde görüyor, “çocuk şiiri”ne de yabancı değil, ama “çocuk öyküsü”, “çocuk romanı” denildiğinde tersi düşünülüyor. Belki de düzanlatım oyunsal nitelikte sanat gibi düşünülmediği için.

Oysa çocukluğun da bir biçemi vardır kuşkusuz ve onu her türlü anlatım dizgesinde kullanır. 18. yüzyıl Fransız aydınlarından Buffon “Biçem insanın kendisidir” demişti; bu tanım çocuklara söyle uygulanabilir: “Çocuk dili çocuğun kendisidir”.** Çocuk yazını da öyle olmalı.

Biz bu çocuğa özgü’lüğü resimde görüyoruz; “çocuk şiiri”ne de yabancı değiliz, ama  aynı şey anlatı için geçerli görünmüyor gibi. Bunun nedeni, belki düzanlatıma göre dizeli şiirin  daha oyunsal (ludique) bir nitelik taşıması; tıpkı resim gibi…

İletişim ve paylaşım :

 Düşüncemi özetliyorum: “Çocuk yazını” ancak çocukların sözlü ürünleri  için geçerli olabilir. Kurumlaşmamış görünse de, hiç değilse gücül olarak,  böyle bir yazın türünden söz edilebilir. Ben burada çocukların yetisini canlandırmayı deneyeceğim: Bu amaçla, bu köşe onlara her zaman açık olacak. Aldığım şiir, öykü, anı, resim, vb. türü  iletilerden örnekler yayımlayacağım.

Elimde olmayarak, bu yazı da ne yazık ki çocuklardan çok büyüklere seslenir gibi  oldu; yani bir kez daha “büyüklüğüm” tuttu.

Ama amacım 7’den 70’e herkese seslenmek. Herkesten katkı bekliyorum.


* Bu olanaklardan bir başkası da  Akdeniz Üniversitesi’nin aydınlık insanları arasına katılmaktır.

** O dönemlerde biçem (Fr. style) yazın sanatını belirleyen temel nitelik sayılıyordu.

 

Yeniden Anadolu Ve Rumeli

Müdafaa-i Hukuk Yayınları

 

AYRINTILI BİLGİ için tıklayınız

PARMAK İZİ

“Bundan yirmi yıl önce, Fransız küçük kenter parmak izinin alınmasına, o zamana kadar ağır suç işlemiş kişilere uygulanan bu işleme karşı çıkıyordu”.

Bu sözcükleri 1944 yılında, yani bundan altmış dört yıl önce, gönüllü sürgün olarak yaşadığı Brezilya’da yayımlanan La France contre les robots (Robotlar karşısında Fransa) adlı yapıtında Georges Bernanos yazıyordu. Demek ki Fransa’nın ardından tüm dünya ülkelerinin de baş tacı ettikleri parmak izi uygulaması seksen dört yıldan beri süregelmekte. Uygulamaya karşı çıkmaya, yasallığını tartışmaya kalkan da yok. İster istemez soruyor insan: bugün hemen hepimizin doğal olduğu kadar da gerekli, dolayısıyla yararlı bulduğu bu işleme 1920’lerin Fransa’nın küçük kenterleri ne diye karşı çıkıyorlardı ki? Yararını göremeyecek kadar kör müydü bu adamlar? Bernanos da yabana atmıyordu bu yaklaşımı. “Ne kötülük var bunda? En basit ve en şaşmaz yoldan tanınıvermenizin ne önemi var? Yalnızca suçlular gizlenmekte yarar görür”, denilebileceğini, böyle bir uslamlamanın pek öyle geçersiz bir uslamlama olmadığını küçük kenterlerin kendilerinin de yadsımadığını belirtiyor, “Bertillon’un yöntemi yalnızca suçlu için korku vericiydi, bugün de böyle”, diyordu. Ne var ki, o günden bu güne, yani 1944 yılına, “suçluluk” sözcüğünün anlamı genişledikçe genişlemiş, düzenden, yönetimden, partiden ya da bunları kendinde somutlaştıran kişiden yana olmayan her yurttaşın niteliği olmuştu. “Fransız küçük kenterinin şu bizim dünyamız gibi kendisininkinden çok farklı bir dünyayı, devlet polisinin her yol ağzında kuşkulu kişileri gözetleyeceği, gelip geçenleri denetleyeceği, en küçük otel kapıcısını bile karşılıksız olarak fişlerinden sorumlu kamusal yardımcısı durumuna getireceği bir dünya tasarlayabilecek bir imgelemi yoktu kuşkusuz. Ama tüzenin sabıkalılara karşı yeni yöntemden yararlanmasına sevinirken, böylesine gelişmiş bir silahın devletin elinde sıradan yurttaşlar için de uzun süre  zararsız kalmayacağını sezmekteydi. Yalnız kendi onurunu savunduğunu sanıyordu. Oysa, kendi onuruyla birlikte, hepimizin güvenliğini ve yaşamını da savunuyordu”, diyordu Bernanos. Parmaklarını kirletmek değildi küçük kenterin korktuğu, tiniydi, onuruydu.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Tahsin YÜCEL

DÖNEKLİĞİN YOLLARI

İKİLEM:

Almanya’daki “Deniz Feneri” davasıyla bağlantılı olarak Recep Tayip Erdoğan ile Aydın Doğan arasında yaşanan sert  tartışmalar Eylül 2008 ayının en güncel olayıydı. Frankfurt Eyalet Mahkemesi 17 Eylül 2008 Çarşamba günü üç kişiyi değişik süreli hapis cezalarına çarptırdı.  Örgütün “Türkiye ayağının” da soruşturulması gerektiği  vurgulandı. Olayla bağlantısı olduğu öne sürülen  AKP’nin örtbas çabaları eleştirildi. Belirli kesimler de dinci kuruluşlara ve AKP’ye toz kondurmama yolundan ayrılmadı; aralarında, öteden beri onların sırtını sıvazlayan Batı yayılımcıları da var. Bu bağlamdaki haberler ve yorumlar kamuoyunu epeyce oyaladı; sonunun nereye varacağını kestirmek çok güç. İç içe girmiş anamal ile iletge kuruluşlarının birlikte kullanılarak toplumun nasıl etkilenip  yönlendirildiği   öteden beri biliniyordu zaten, vb. Yazılarıma az çok göz atan okurlar, bu konuda nasıl bir yorum yapabileceğimi kestirebilirler. O nedenle   burada aynı şeylere değinmek,  gereksiz bir yineleme olacaktır.  

Sonuç olarak amacım ne Deniz Feneri’ni ne de AKP’yi eleştirmek. Bildiğiniz gibi Aydın Doğan’ın  iletge topluluğunda, kendilerini “liberal demokrat” olarak tanımlayan, ama  kamuoyunda daha çok “ikinci cumhuriyetçi”, “liboş” ya da “Soros’un çocukları” diye anılan,   kimileri sağdan kimileri soldan dönmüş köşe yazarları var ya, onların şu sıralar içine düştükleri ikileme değinmek istedim kısaca. Kolay mı, öve öve bitiremedikleri, bir dünya önderi gibi göklere çıkardıkları Recep Tayip Erdoğan’ı eleştirmeye kalkışmak? Üstelik de Turgut Özal döneminden başlayarak iyi bir övmece (methiye) söylemi geliştirmişlerdi. Gazete köşelerinde ya da televizyon ekranlarında, kendilerine, kişiliklerini değiştirecek ve insanlığa tepeden baktıracak ölçüde getiri sağlayan  bu söylemi kullanmanın erincini yaşıyorlardı.

Onların sorunu, iki ucu çivili bir sopaya benzeyen  bu ikilemi aşabilmekte…

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof.DrMehmet YALÇIN

myalcin@akdeniz.edu.tr

KEMALİZM VE POSTMODERNİZM

Bu yıl yapılan, Genelkurmay Başkanlığındaki devir teslim töreni sırasında, yüksek komutanlar, çok daha farklı bir konuşma yaptılar. Yapılan konuşmaların önemi; dünyadaki değişimin ve bu değişimin siyasal ve düşünsel alanda yansımalarının bilimsel bir yaklaşımla dile getirilmiş olmasıdır. Bu konuşmalarda, son yıllarda Türk medyasında oluşturulan bir postmodern kadrolaşmanın küresel emperyalizmin güdümünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, üniter ve laik devlet modeline karşı sistemli bir saldırıya geçmiş olduğu vurgulanmıştır.  Böylece; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst düzeyindeki yönetim yapısının, küresel alandaki bütün değişikleri yerinde izleyerek, Türkiye açısından değerlendirme yaptığı kamuoyuna resmen açıklanmıştır. Medya ile birlikte, Batılı emperyalist ülkelerin finanse ettiği projeler ve benzeri çalışmalarla, postmodern kadrolaşmanın Türk top­lumunun ve devletinin belirli merkezlerine de yansıtılmağa çalışıldığı, özellikle kimi üniversitelerde dışarıdan yönlendi­rilen projelerle, postmodern yaklaşımın Türk bilim ve düşünce dünyasına da yerleştirilmeğe çalışıldığı bir aşamada yüksek komutanların bu konuya değinmeleri, Türkiye’nin birikimi olarak ayrı bir önem taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, küreselleşme süreci ile birlikte, Batılı emperyalist ülkelerinin sistemli bir postmodern saldırısına sahne olmaktadır. Türk devletinin ve ulusunun topyekûn yok edilmesini hedefleyen böylesine büyük bir düşünsel saldırının, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından izlenme­si ve bu durumu yüksek komuta heyetince açıkça dile getirilmesi, Türk top­lumunun uyarılması açısından son derece yararlı olmuştur.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

SOLCU ve “SOLCU”

“Ne Kemalizm, ne şeriat, sosyalist Türkiye” sloganını atıyor. “Ne şeriat ne darbe” pankartı altında yürüyor. Nerede “ayrılıkçı” bir yürüyüş, nerede “başörtüsüne özgürlük” gösterisi varsa orada görünüyor! Küreselleşmeyi savunuyor! AB’ye girince Türkiye’ye, demokrasi, özgürlük, barış, büyüme ve refah geleceğine inanmış! “Bağımsız Türkiye” diyenleri “milliyetçi-nasyonalist” olmakla suçluyor! Laik-demokratik Türkiye’ye sahip çıkanları, “darbecilikle” itham ediyor! “Solcu” olduğunu iddia ediyor!

* * *

Ülkesinden utanan insan solcu olur mu?

“Şeriat gelirse” Rodos’a kaçarak kurtulmayı düşleyen, solcu olur mu?

ABD ve AB’nin denetim ve kontrolünde oldukları apaçık görülen ayrılıkçı hareketin destekçisi solcu olur mu?

Emperyalizmi reddetmeden solcu olunur mu?

“Ona da karşıyım buna da karşıyım” görüntüsü altında emperyalizme hizmet eder mi?

Kemalizm’e sahip çıkmadan solcu olunabilir mi?

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Celal DURGUN

TERÖR

Herhalde artık bilmeyen kalmadı: Terör, yıllar yılı sürdürülen teslimiyetçi politikaların, birbiri üzerine yıkılan yanlışların, kısacası ulus bilincini-onurunu yitirmenin, emperyalist devletlerin güdümüne girmenin sonucudur. Ülkeyi  yönettiğini sananların, ülkeyi yönettiklerini sandıklarına sözde demokrasi gereği oy verenlerin büyük sorumluluğu vardır bu gidişte. Atatürk sonrasındaki siyasal kırılmaların,  sapmaların sarmalında bizi  bu çıkmaz sokağa sürükleyen iç karartıcı süreçleri  başka yazılara bırakarak günümüze dönelim kısaca.

AKP iktidarı, Türkiye’yi ulus devlet olmaktan çıkarıp ümmet topluluğu haline getirme planlamasına göre yönetiyor ülkeyi. Böyle yönetmek için geldi.  Daha doğrusu, ABD-AB başta olmak üzere emperyalist odakların işbirliğinde bunun için kotarıldı bu iktidar. Laiklik karşıtı merkez olduğu belgesi Anayasa Mahkemesi kararında yatıyor. Şimdilerde daha da küreselleşerek azgınlaşan ekonomik ve toplumsal yıkım, siyasal kargaşa ve terör bu politikaların ürünüdür.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Yetkin ARÖZ

ÜRETİCİ ÇILDIRMAK ÜZERE…

Üretim dışına itilerek yabancı Cargil’lerin, ülke bankalarını teslim alan yabancı bankaların kuşatılmışlığına terk edilerek toprakları kredi ipotekleriyle haciz altına alınan üreticiler çıldırmak üzere. Onlar, “Ananı al da git!..” , “Gözünüzü toprak doyursun!..” söylemleriyle kendilerine karşı yabancılaşmış bir iktidarın, oylarını alıp kendilerine karşı yerli ve yabancı oligarşinin yanında yer almasına artık dayanamayacaklarının işaretini en son Sakarya’da patlayarak verdiler. Ne sendikalarının ve ne de muhalefetin kendilerine gerçek bir sahiplenme içinde olmadığını görerek kendi savaşımlarını yine kendilerinin vermeleri gerektiğine inanarak çıldırmışçasına isyan ettiler.

Egeli, Karadenizli ve Mersinli üreticiler ile Denizlili esnaf bu isyanın işaret fişeğini çaktı ve arkasından tekstil sanayicilerinin çığlıkları yükseldi. Aslında tüm sanayi “Batıyoruz, battık!” diyordu. Dünyanın en pahalı akaryakıtını, elektriğini ve diğer girdilerini kullanan üretim sektörü, yabancılara teslim olmak üzere... Bir anlamda bunun böyle olması da destek görüyor, küresel sermayeye ülke kaynakları ve üretimi terk ediliyordu. Sanki ABD’nin yeni bir eyaleti olmak için mandacılığın gerçekleşmesi adına her türlü ödün veriliyor… Çözüm bulunmuş ve AB şemsiyesi altına girilmek için gösterilen heves tüm dayatmalar önemsenmeden çok hesaplı bir şekilde yürütülüyor. Gerçekte 12 Eylül’den bu tarafa ABD’nin küçük oğlu (Our Boys) olunmuştu bile...

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Orhan ÖZKAYA

DENKTAŞ’A YAPILAN SAYGISIZLIK!...

Geçmişi ve fikri haritası, en uç noktalarına savrulduğu ideolojik marjinalliğin Türklük ve Türkiye antipatisiyle şekillenmiş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sn. Mehmet Ali Talat, geçtiğimiz günlerde, Türk Milletinin son elli yılda yetiştirmiş olduğu en asil evlatlarından, Kıbrıs Türkünün hayatta ve ayakta kalma davasının ve Türkiye'nin Kıbrıs’taki milli çıkarlarının büyük savunucusu devlet ve siyaset adamı Sayın Rauf Denktaş'a, kendisinin aslında "kim" ve "ne" olduğunu sürekli hatırlattığından olacak, bir kere daha sataşmış. Bir anıtı güya küçülteceğini sanırken, aslında Rum milli kimliği karşısında ezik, bir paçavraya dönüşmüş, dolayısıyla herhangi bir noktasında milli onur ve haysiyet gibi değerlerin yer bulmasının imkânsız olduğu bir zihniyeti bütün alçaltıcığıyla ele veren ve geçen hafta medyada yer alan bu sataşmaya göre, Sayın Rauf Denktaş artık bir 'marjinal'miş ve Türkiye'de de sadece kendisi gibi marjinaller tarafından destekleniyormuş.

Türk Milletinin tarihini yazanlar, hiç şüphesiz,  Kıbrıs'taki iktidarlarını, Türkiye'deki zihniyet partnerleri gibi bir dizi operasyona borçlu olanların, partnerlerinden, yani AKP zihniyetinden aldıkları desteğe güvenerek ettikleri bu lafları değerlendirecek, söz konusu zihniyet ve temsilcileri hakkında Türk Milletinin layık oldukları hükmü verdiğini mutlaka kaydedecektir. Bütün dünyada, yüzyıldır benzeri görülmemiş bir iktisadi krizle güç dengelerini tamamen değiştirecek bir sürece girdiğimiz düşünülürse, Türk Milletinin, bu konuda geleceğin tarihçilerine konu olacak nihai hükmünün şekilleneceği günlere hızla yaklaşmakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, kurucu ruhun ve değerlerin yeniden canlanacağı ve Türk siyasetinin demokratik merkezini yeniden şekillendirecek dinamiklerin harekete geçeceği bir dönemin eşiğinde olduğumuzu göz önüne alarak bu ibret verici fütursuz pervasızlık noktasına nasıl geldiğimizin hatırlanmasında büyük fayda bulunmaktadır.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

H.Ufuk SÖYLEMEZ

ATATÜRKÇÜNÜN EL KİTABI:    BİLİM İLKESİ

-Atatürkçülüğün dokuz ilkesi Bilim, Ahlâk, Bağımsızlık, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimciliktir.

-Bir Atatürkçü bilim ilkesi için, hayatında hangi ortam ve koşulda olursa olsun burada verilen öğütleri uygular. Atatürkçüler bir araya geldikleri zaman birbirlerini bu öğütler bakımından bilgilendirir, aralarında bu öğütleri konuşur, bu öğütleri tartışır.

-Bir Atatürkçü ancak bu öğütleri uyguladığı ölçüde Atatürkçüdür.

-I-

1 - Hayatta biricik mürşit bilimdir. Bilim dışında mürşit arama.

2 - Bilimsel zihniyet ilkesini uygulayabilmen için, kişisel faaliyet ve sorunlarınla ilgili olarak olabildiğince bilimsel birikime sahip ol.

3 - Kendini yetiştirmeye büyük kaynak ayır.

4 - Bilim nerede ise oradan al, bilim için kayıt ve şart yoktur.

5 - Dünyadaki bilimsel gelişmeleri yakından takip et.

6 - Her alanda bilimsel bilgiye sahip olman imkânsızdır. Bu sebeple bilimsel olanı öğrenmek ve yapabilmek için bilim adamlarına, uzmanlara başvur.

7 - Bilim aktarmacılıkla olmaz. Sen kendin de başkalarından bağımsız olarak bilimsel faaliyette bulun.

8 - Bilimsel bilgiyi hayatına uygulamaktan zevk duy, haz duy. Hep bu mutluluğun peşinde koş.

9 - Bilgilerinle halkı aydınlat. Bilgilerini başkalarına aktar, bunu görev bil.

10 - Bilimi öylesine esas almalısın ki hayatında ve faaliyetlerinde ancak bilimin belirlediği alan içinde hareket serbestliğine sahip ol.

11 - Bir hedef ya da sorun için bir hal çaresi bulduysan ve ortaya koyduysan, bir iş yapıyorsan, uygulamaya geçmeden önce o çarenin “makul, mantıklı ve özellikle bilimsel olduğundan” emin ol.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof. Dr. Cihan DURA / www.cihandura.com

YENİDEN DEVLETÇİLİK

Liberalizmin öncüsü ABD’de yaşanılan ekonomik darboğaz, liberalizmin ve liberalizme toz kondurmayan postmodernizm savunucularının güvenilemezliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Liberalizmin ikinci kez içine düştüğü açmazı kısaca anımsatmak için basın organlarında kimi haberleri şöyle özetlemek mümkünündür:

         Londra’daki uluslararası dolar piyasası tarihinde ilk kez tıkandı. Japonya’dan ABD`ye kadar dev bankalar birbirlerine borç vermeye yanaşmadı. [i]

Eylül 2008 ayı içinde ABD yönetimi, geçen yıl patlak veren emlak krizinden olumsuz etkilenen dev "mortgage" şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac'in denetimine, daha büyük bir krizin çıkmaması amacıyla el konulduğunu duyurdu.

ABD Merkez Bankası (FED), dünyanın en büyük sigortacısı American International Group'a (AIG)’in yüzde 79.9 hissesini 85 milyar dolar borç vererek devraldı.

ABD yönetimi, ekonomi yönetiminin devlet kontrolünden çıkması sonrasında, ulaşılan açmazların aşılması için devlet kaynaklarına dayanan yardım paketleri hazırladı.

Liberalizmin kurallarına uyan ancak ayakta kalamayan bankaların, devlet imkânları ile kurtarılması çabaları, liberalizmin ve dünya nimetlerini bir avuç çıkarcı, tekelci şirketlerin güdümüne verilmesi için çağdaşlığı bile ret edecek dek gözleri kararmış postmodernizm savunucularının dayanaksız kaldığını, 1929 dünya ekonomik darboğazından sonra ikinci kez ortaya koymuştur. Bu sonuç; liberalizmin, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” temel söyleminin evrensel düzeyde geçerli olmadığını, spekülatif kazanca dayalı finanssal sistem ağırlıklı, serbest piyasa ekonomisinin iflas ettiğini göstermekle birlikte, devletçiliğe  yeniden dönülmesi gerektiği gerçeğini de ortaya koymaktadır.

DEVLETÇİLİK, BAĞIMSIZLIĞIN DA GÜVENCESİDİR

Dünyadaki son gelişmeler ve çabalara ülkemiz açısından bakıldığında görülen odur ki; Türkiye’nin, güçlenerek ve Atatürk döneminde olduğu gibi örnek ülke olarak varlığını sürdürebilmesi için Kemalist ilkelere sımsıkı bağlı kalmalıdır. Kemalist ilkelere bağlı kalmanın ön koşulu ise üniter ve ulus devlet bütünlüğünü koruyarak tam bağımsız olmasını gerektirmektedir. Tam bağımsız olabilmek ve bağımsızlığı koruyabilmek ise, ekonomik bağımsızlığın elde edilmesine bağlıdır.


[i] http://www.makinecininsesi.com/ekonomi/40727.html

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Hüsnü MERDANOĞLU

4 EKİM 2008:
AKTÜTÜN SINIR KARAKOLU TARİH LABORATUVARI

GİRİŞ                                                                                  

Yine şiddet, yine kan dökme ve çok sayıda insanın canına kıyılan bir vahşet.

Acımız derin; yüreğimizin derler ya, gerçekte beynimizin derinliklerinde, moleküllerinde içimiz sızlıyor. Hem de sızım sızım. Söze gelir yanı yok bu elemin. Derin bir özdeşim (empati) ile şehitlerimizin yasını yaşıyoruz ulusça.

Bu vahşet bir insanlık suçudur.

Azmettiren ABD ve AB emperyalizmidir.

Maşa ya da teşeronlar ise “PKK” denilen bölücü örgütün “koşullandırılmış” militanlarıdır.

Ne adına, niçin; hedefi ne?

“Terör ile mücadele” = “Terörü kullanarak mücadele” neyin aracı ya da maşası?

Önce 4 yıl geriye giderek, taa 1920’lere, Said-i Nursi’ye (veya Said-i Kürdi) gönderme yapan konuşmamıza değinelim :

*     *     *

18-19 Aralık 2004 günlerinde Bolu’da İzzet Baysal Üniversitesi’nde düzenlediğimiz Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Merkezi Batı Karadeniz Bölge Toplantısında, -power point sunuları eşliğinde- şunları kaydetmişiz :

1. Int. Herald Tribune Gazetesi’ne Paris Kürt Enstitüsü imzasıyla verilen ilanla (10.12.04) güya Kürtleri temsilen kimi isteklerde bulunmuşlardır. Gerçek Kürtleri temsil etmeyen kimilerinin, Kürtlerin tarihi geçmişine bütünüyle zıt olarak ayrı bir yol izledikleri görülmektedir. 88 yıl önce gerçekleşen bir olayı anımsayalım:

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlıların üzerine bin bir hesaplar yapılırken, kimi Ermeni ve Kürtler de ayrılıp kendi devletlerini kurmayı düşünürler. İşte bunlardan bir Kürt Paşası ile Ermeni Paşası, ilginçtir ki; yine Paris’te 2 ulusu temsilen anlaşma imzalarlar.

2.Bu gelişmeyi duyan Said Nursi, iki büyük Kürt aşireti reisi ile birlikte bu anlaşmanın Kürtleri temsil etmediğini, Kürtlerin Osmanlılardan ayrılma düşüncesinde olmadığını ve daha birçok gerçeği dile getirmiştir. Bugün yine aynı merkezlerde, benzer misyonla yüklü adamlar ve yabancı parmağıyla kışkırtmalar sergileniyor.

Said Nursi ve arkadaşlarının o zaman İkdam Gazetesi’ne ve Sebil-ür Reşad Mecmuası aracılığıyla kamuoyuna duyurduğu gerçekleri, bugün, 04 Ekim 2008 günü benzer gereksinimle, ibret alınması için,
kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.

Said Nursi’nin İkdam’da yer alan makalesi, 7 Mart 1920 (22 Şubat 1336, sayı: 8273):

İkdam Ceride-i Muteberesine!

Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir anlaşma yapıldığını yazarak, Kürt kamuoyuna açıklamada bulunuyorlardı.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Genel Başkan Önceki Yrd.
www.ahmetsaltik.com

LAİKLİK Mİ, DİNİ DENETİM KAVGASI MI?

Türkiye’de yıllardır “laiklik” adı altında dini kimin kontrol edeceğinin kavgası veriliyor. Türban sorunu da İmam Hatip Okulları konusundaki tartışma da zorunlu din dersleri meselesi de hep bu didişmenin sonucudur.  Bu durum artık öyle bir noktaya geldi ki, dini esas alarak yapılan laiklik tanımları gayet doğal karşılanır oldu:  “Laiklik, din ve vicdan özgürlüğüdür!” Artık laikliğin siyasal, hukuksal, sosyal, düşünsel boyutlarının bir önemi yoktur. Din ve vicdan özgürlüğü varsa, laiklik var! Anlayış budur! 

Bu yolda kapıyı, faşist 12 Eylül cuntasının başı Kenan Evren, “laiklik, dinsizlik değildir” diyerek açmıştı. Daha sonra o kapıdan geçen dinciler de sözde “laikler” de laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü olduğu noktasında bir anlamda uzlaştılar. Şimdi bütün kapışma, o “özgürlüğün” sınırlarının nasıl çizileceği üstüne…

Bu süreç içinde altta kalmamak için, laiklik tartışmaları din referanslı olarak yapılmaya başlandı, bu durum bugün de hâlâ sürüyor. “Biz de müslümanız” diye başlayan, “dinimiz akıl dinidir” diye devam eden sözde “laik” çıkışlar, en sonunda dönüp dolaşıp “dinimizin doğrusunu bize çağdaş din adamları öğretsin”  önerisine gelip dayanıyor. “Çağdaş din adamı”(!) yetiştirmek için İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri, İlahiyat Fakülteleri açılıyor, Türkiye’nin dört bir tarafı Kuran kursları ile donatılıyor. O “çağdaş” din adamları “dinin doğrusunu öğretsin” diye okullara zorunlu din dersleri konuluyor. Öğretilen “dinin doğrusu”, Ilımlı İslam cumhuriyetinin temelini döşüyor!

Öyle bir noktaya geldik ki, “çağdaş din adamı” denilen toplumsal kategori Ortaçağ’daki ruhban sınıfının günümüzdeki ismi oldu çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı altında toplanan ve “devlet içinde devlet” niteliği kazanan bu sınıf gerçekten çağdaş mı peki? Bu konuda bir görüş sahibi olabilmek için Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Kuran kursları hakkındaki düşüncelerine kulak vermekte fayda var. “Çağdaş din adamları” sınıfının başı, bakın neler diyor:

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Serdar ANT

BAYRAM ŞEKERİ

Bayram öncesinde Türk kamuoyu “şeker mi, ramazan mı?” gibi anlamsız bir tartışmanın gerginliğini yaşadı. Her şey Sayın Başbakanın “Şeker Bayramı da nerden çıktı? Ramazan Bayramı adını değiştirmek kültürel bir yozlaşmadır” dayatmasıyla başladı. Bunun son derece yanlış, yanlış olduğu kadar da talihsiz bir demeç olduğunu vurgulamak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarının danışmanları ne yazık ki görevlerini sağlıklı bir biçimde yerine getirmiyorlar. Başbakanları yanlış bilgilendiriyor ve yanlış yönlendiriyorlar. Yıllar önce Başbakan Mesut Yılmaz’a söyletilen “Arşivlerimizi açıyoruz…” sözleri Türkiye’yi uluslararası ilişkilerinde son derece zor duruma düşürdü. Türkiye’nin arşivlerinin kapısına kilit vurduğu(!) oysa şimdi açmaya karar verdiği gibi bir izlenim doğdu. Bilinen gerçekse Türkiye arşivlerinin 1930’lu yıllardan beri yabancılara da hizmet verdiğidir. Hiçbir zaman da kapanmamıştır. Bundan kaynaklanan olumsuzlukları hala aşmış değiliz.

Devamı Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinde

(Yazının devamı için tıklayınız)

Prof.Dr.Zeki ARIKAN

MEMLEKETİN HALİ –

MEDYANIN HALİ

“Kitle İletişim araçları”ndaki gelişmelere ve “patlamaya”  bakılınca, çağımıza “İletişim Çağı” demek yanlış olmaz! Dünya artık“iletişim-internet” ekseninde dönüyor!

Mesela, iletişimin artık "anında" mümkün olması , dış ilişkilere–diplomasiye yeni bir boyut getirdi; bunun yanı sıra olayları  ve olaylara tepkilerin adeta “anında”  iletilmesi bir yerde çok faydalı ama uzun vadede zararlı olabiliyor… Eskiden hükümet adamları elçilerden “ulakla”–mektupla, hatta daha sonra telgrafla gelen haberlere ve notalara cevap vermek için düşünmek imkânını bulurlardı, şimdilerde ise “anında” nota verilmesi, “anında” tepkiler kazalara, hatta savaşlara, yol açabiliyor!  İç politikada da aynı, devlet ve hükümet adamları medya mensupları tarafından "anında"  sıkıştırılıyor ve yorum yapmaya, cevap vermeye mecbur ediliyorlar. Düşünmek ve daha sonra yorum yapmaları, tepki göstermeleri mümkün olsa, çoğu siyasi krizler,  önlenebilir! 

“Araçlar” öylesineki "anındaki", bazan hatta çoğu zaman, basın–medya olaylardan hükümetler adamların önce haberdar oluyorlar ve başbakanları bakanları resepsiyonlarda, merdivenlerde sıkıştırıp, cevap vermeye, yorum yapmaya mecbur ediyorlar ve dış v e iç politikada, ekseriya krizler,  “kazalar”,  bu yüzden çıkıyor!… Bu durumda “kırm